Temiz Nesiller Nasıl Yetişir?
Temiz Nesiller Nasıl Yetişir?
Bugün, bütün
insanlar; toplumun çok bozulduğundan ahlâk, namus ve güven kalmadığından,
yakınırlar. Medyadaki iç karartıcı ve tüyler ürpertici haberler, cinayetler,
tecavüzler, aile içi şiddet; bir avuç mutlu azınlık hariç, herkesi rahatsız
etmektedir. Ancak, hiç kimse kendini düzeltmek istemez. Hatayı hep başkalarında
ararlar.
Mutlu görünen
varlıklı kesim bile sık sık kötü olaylar ve mutsuzlukla karşı karşıya geliyor.
Onlar da bunun sebeplerini kanunlara, idarecilere ve maddi sebeplere bağlarlar. Çünkü artık manevi hayattan tamamen
kopmuşlardır. Hâlbuki rejimin adı ne olursa olsun, kanunlar ne kadar mükemmel
olursa olsun onu uygulayan insandır. İnsan bozuk olunca her şey bozuk oluyor.
Eğer madde gerçekten her şeyi çözseydi varlıklı kesim suç işlemez ve dünyanın
en mutlu insanları olurdu. Bunca “Kesikbaş”
vakaları, mide bulandıran olaylar yaşanmazdı.
Madde ve paranın
gücü sınırlıdır. İnsanı mutlu etmeye yetmez. İnsan nefsi her zaman; en iyiyi,
en güzeli, her alanda dünyada bir numara olmayı, ister. İstediklerini elde
edince de çabucak usanır; daha yenilerini ve fazlalarını ister. Bu tür insanlar
aşırı dünyaperest olduklarından hiç sevilmezler ve hızla yalnızlığa itilirler.
Asla mutlu olamazlar, birçok hastalık ve psikolojik rahatsızlıklarla karşı
karşıya gelirler. Hastalık hastası olurlar. Ölüm sözünü duyunca kaçacak delik
ararlar. Mutsuzlukları bin kat artar.
Manevi olgunluğa
erişmiş kişiler ise ölümden korkmadığı gibi tam tersine; ölümü Allah Teâlây’a
kavuşturan bir vuslat anı kabul ederek ona hazırlanır ve canlarına minnet bilirler.
Tıpkı Mevlâna Rahmetullahi Aleyh Hazretlerinin “Ölüm günüm, düğün günüm olsun!” dediği gibi…
Kısaca değindiğimiz
bu sorunların tek ve basit bir çözümü vardır. Kaybetmeye başladığımız manevi
hayatımıza yeniden dönmek ve temiz bir nesil yetiştirmek…
Aşağıdaki Hikâyeyi
Okuyunca Bunu Daha İyi Anlayacağız.
Merv şehri kadısının
ahlâk ve güzelliği dillere destan bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin,
makam ve mevki sahibi kimseler bu kızı isteyince hiçbirine vermedi.
Hanımı, akrabaları ve
ulema ile istişare etmesine rağmen bir karara varamadı. Bir Hıristiyan komşusu
vardı. Onunla da istişare etmeye karar verdi.
Hıristiyan komşusu
dedi ki:
“Efendim!...
Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların önceki sünnetleri ve şimdiki adetleri
var.
Yahudiler ve Hıristiyanların
önceki sünnetleri; asalet ve güzellik idi.
Müslümanlar ise Rasûlullah
Sallallahü Aleyhi Vesellem zamanında dindarlık ve takvaya bakarlardı.
Zamanımız
adetlerinde ise, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık farkı kalmadı. Hepsi
mala, makama ve güzelliğe değer veriyor. Artık bunlardan dilediğini seç."
Kadı efendi
Hıristiyan komşusuna danıştığına şükrederek; Müslümanların önceki sünneti olan
takva ve dindarlığı seçeceğine söz verdi. Fakat onca taliplinin arasında böyle
birisine rastlayamadı. Hepsi de dünyaya, mala ve eğlenceye düşkün kimselerdi.
Kadı hazretlerinin uykuları kaçmaya başlamıştı.
Hani ne derler: “Mevlâsını
arayan Mevlâsını, belâsını arayan belâsını bulur!”. Kadı da sonunda
istediğini buldu.
Bu zatın bağ-bahçe
işlerine bakan Mübârek adlı, bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş, meyveler
olgunlaşmış, bolluk-bereket gelmişti. Efendisi, Mübarek’ten üzüm isteyince,
toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka
üzüm istedi. O da ekşi ve ham çıktı.
Efendisi:
"- Bahçede o
kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamadı.
Mübârek:
"- Efendim!
Ekşisini, tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi.
Efendisi:
"- Sübhanallah
iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyor
musun, hiç tatmadın mı?" diye çıkıştı.
Mübârek, onları
yemekle değil korumakla vazifeli olduğunu biliyordu.
Efendisi:
"- Niçin
onlardan yemedin?" deyince;
"- Siz benden
bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz. Yiyiniz demeyince alıp yemem uygun
olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevabını verdi.
Efendisi böyle bir
hâdiseyle ilk defa karşılaşmıştı. Mübarek’in bu hâline hayran kaldı.
Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten kölesinin ahlâkını çok sevmişti. Ona
dönerek;
"- Sana bir
teklifim var!” diye söze başladı:
"- Benim bir
kızım var, malı makamı yüksek pek çok kimse onu ister. Fakat ben onların
hiçbirine vermek istemiyorum. Son derece dünyaya düşkün, maneviyattan kopuk
kimseler. Ben kızımı sana vermek istiyorum. Çünkü seni geldiğin günden beri
izliyorum. Dindarlığını ve güzel ahlâkını çok sevdim. Sen haramlardan kaçıyor, emanete
hıyanet etmiyorsun.”
Mübarek; bu söze
karşı, şöyle dedi:
“- Efendim ben parayla
satılan aciz bir köleyim. Hiç malım yok. Kadı kızıyla evlenmem garip karşılanır.
Hem kızınız buna razı olmaz”.
Bunları büyük bir
saygıyla anlattı. Ancak kadı kararlı idi. Gördüğü bu alçakgönüllülükten daha da
etkilenmişti.
"- Kalk eve
gidelim." dedi.
Eve varınca
hanımına:
"Hanım aradığım
damadı buldum. Bu sâlih, dindar, takva sahibi bir köledir. Hepimiz huyunu,
suyunu biliyoruz. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?" deyince,
Hanımı:
"- Sen bilirsin
Bey, fakat bir de kıza soralım!" cevabını verdi.
Anne durumu kıza
açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve
babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca
nikâhları kıyıldı.
Fakat Mübârek,
gerdeğe girmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü.
Bir vesîle ile anne
durumdan haberdar olunca dayanamadı:
“- Bey bu kızı
beyler, paşalar istedi vermedin. Gittin bir köleye verdin, aradan bunca zaman
geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde bulundu.
Bunun üzerine kadı
damadını çağırarak, sordu:
"- Ey Mübârek!
Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" Buna karşılık dâmâd:
"- Ey
Müslümanların kadısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerimenize nâz etmek ne
haddime. Lâkin kadısınız. Devletten maaş alıyorsunuz. Ola ki kızınız şüpheli
bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için kırk gün bekledim ve ona kendi
kazancımdan helâl yemek yedirdim. Belki Allah’ü Teâlâ bize sâlih bir evlât
verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur." dedi.
Çünkü bir haram
lokmanın insan vücudunda en az kırk gün tesir bıraktığını biliyordu.
Kırk gün geçtikten
sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allah’ü
teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi. Bu çocuk kısa sürede maddi ve
manevi ilimlerde yükselerek büyük bir âlim ve veli olacak olan Abdullah İbni
Mübarek Rahmetullahi Aleyh’ten başkası değildir. Bu mübarek zat dinine, devletine
ve milletine çok hizmet etmiştir. Allah’ü Teâlâ hepsine bol bol rahmet eylesin!
(Âmîn!)
Yaşar AKKAŞ
Yorumlar
Yorum Gönder