Senin Aklın Nerede?
Senin Aklın Nerede?
"Hocamız, şeyhimiz, liderimiz, çevremiz böyle istedi..." diye; Allah Teâlâ’nın razı olmayacağı işlere giriliyor; hatta bazen bile bile
hakka sırt çevriliyor.
Kardeşim, senin aklın nerede?
Allah Teâlâ insana akıl vermiştir. Müslüman, Allah’ın
verdiği aklı vahyin rehberliğinde kullanmak zorundadır. Körü körüne bağlılık,
İslâm’ın istediği bir şey değildir. İtaat, hakka olursa kıymetlidir. Hak ölçüsü
ise insanların sözü değil; Allah Teâlâ’nın Kitabı ve Rasûlü Muhammed Sallallahü
Aleyhi ve Sellem’in sünnetidir.
Elbette hocaya, âlime, anne-babaya ve yöneticiye
saygı gösterilir. Ancak İslâmiyet’te kula itaat, yalnızca Allah’ın ve
Rasûlü’nün emirlerine uygun olduğu sürece geçerlidir. Allah Teâlâ’ya isyan olan
bir konuda hiçbir kimseye itaat edilmez. Çünkü Peygamber Efendimiz Sallallahü
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Yaratan’a isyan olan konuda, yaratılmışa itaat edilmez.”
(Müsned-i Ahmed, Buhârî, Müslim)
Kur’ân-ı Kerîm’de ise: “Kim Rasûl’e itaat ederse, şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) buyurularak mutlak itaatin yalnızca Allah Teâlâ ve Rasûlü’ne ait olduğu açıkça bildirilmiştir.
Bugün birçok insan, dinini Kur’ân-ı Kerim ve sünnet
ölçüsüne göre değil; çevresine, grubuna, menfaatine veya nefsine göre
yaşamaktadır. Hâlbuki Müslüman araştırır, öğrenir ve delile bakar. Allah Teâlâ:
“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl,
16/43) buyurmuştur. Yani din; sloganla, taassupla ve körü körüne bağlılıkla
değil, ilimle yaşanır.
Bir insanın hocası, şeyhi veya sevdiği kimse hata
edebilir. Hatasız olan yalnızca Peygamber Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’dir.
Bu sebeple her söz ve her çağrı Kur’ân-ı Kerim ve sünnet terazisinde
tartılmalıdır. Hazret-i Ali Radiyallahü Anh ne güzel buyurmuştur:
“Hak kişilere göre bilinmez; kişileri hakka göre tanıyın.”
Yani bir insanın makamı, şöhreti veya etrafındaki kalabalık; onun her dediğini doğru yapmaz.
Bugün insanlara:
“Namaz kıl, oruç tut!” deniliyor.
“Hele bir emekli olayım!” diyor.
“Sen de başımıza hacı-hoca kesildin!” diyor.
Sanki namaz, oruç ve diğer ibadetler sadece hocalar ve hacılar için farz kılınmış gibi…
Kardeşim! Emekli olmaya dair elinde bir senet mi
var?
“Abartıyorsun!” diyor.
Ben kimim ki? Emreden, Âlemlerin Rabbi olan Allah
Teâlâ’dır.
“Hacca git!” diyorsun.
“Hele çocukları evlendireyim…”
“Ticareti bırakayım…”
“Bir emekli olayım…” diyor.
Kardeşim! Hacca gitmek için emekli olma şartı yok.
Çocukları evlendirme şartı yok. Ticareti bırakma şartı yok. Üstelik söylediklerinin
gerçekleşeceğine dair elinde hiçbir garanti de yok.
“Sigarayı, içkiyi, kumarı, uyuşturucuyu bırak, şu tür zararlı alışkanlıktan vazgeç diyorsun!”
“Artık insan içine çıkmayayım mı; hiç dünya hayatı yaşamayayım mı?” diyor.
Sanki haram işlemeyenler, kötü alışkanlığı olmayanlar insan içine çıkmıyor; sanki hepsi ölmüşler…
Ölüm ansızın gelir. Her nefesin hesabı vardır. Ölüm
gelmese bile, Allah’ın emrini geciktirmenin vebali vardır.
“Sakalı bırak!” diyorsun.
“Hele bir yaşlanayım!” diyor.
Sanki yaşlanabilmek için Allah Teâlâ ile sözleşme yaptı!
Hanım kardeşimize:
“Tesettüre gir!” diyorsun.
“Daha çok erken…”
“Hele okulu bitireyim…”
“Hele bir emekli olayım…” diyor.
Peki ölüm bekliyor mu?
Toprağın altı:
“Daha çok erken…”
“Hele bir yaşlanayım…”
“Hele bir emekli olayım…” diyenlerle dolu.
Şeytanın en büyük hilelerinden biri de:
“Sonra yaparsın…” düşüncesidir.
Nice insanlar:
“Bir gün namaza başlayacağım…”
“Bir gün tesettüre gireceğim…”
“Bir gün tövbe edeceğim…” dedi;
Fakat o “bir gün” hiç gelmedi.
Allah Teâlâ:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185) buyuruyor.
Ölüm; genç-ihtiyar ayırmaz. Makam, servet, diploma
dinlemez. Akıllı insan, Allah Teâlâ’nın emirlerini ertelemeden yerine getiren
insandır.
Evinin duvarında Mushaf-ı Şerif asılı…
Ama seneden seneye ya açılıyor ya açılmıyor.
Biraz insaflı olanlar, Ramazan’dan Ramazan’a okuyorsa okuyor.
Kardeşim! Müslümanın Kur’ân-ı Kerîm ile her gün meşgul olması gerekir. Onu okumaya, anlamaya ve yaşamaya; hayatını Kur’ân’a göre düzenlemeye gayret etmesi gerekir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm sadece ölülere okunan bir kitap değil; dirilere hayat veren ilâhî bir rehberdir.
Birine:
“Gel, mahalledeki fakirleri araştıralım, ihtiyaç sahiplerine yardım edelim!” diyorsun.
“Aman, artık fakir mi kaldı?” diyor.
Kardeşim! Allah Teâlâ seni fakir olmaktan korurken, sen neden sevaptan mahrum kalıyorsun?
Sadaka; belâyı defeder, kalbi yumuşatır ve toplumu ayakta tutar.
“Gel, seninle camiye gidelim, sohbete katılalım!” diyorsun.
Bin bir bahane uyduruyor.
Kardeşim! İlimsiz ve amelsiz bir İslâmiyet olur mu? İnsan bilmediği dini nasıl yaşayacak? Kalpler ilimle dirilir, ibadetle nurlanır.
“Oğul! Farz et ki bugün öldün. Hayatında geçirdiğin
gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin. ‘Âh keşke!’ diyeceksin. Lâkin heyhât!
Artık geri dönüş olmayacak…”
Her mü’min, sabah namazını kıldıktan sonra kendisine şöyle demelidir:
“Benim sermayem ömrümdür. Ömrüm gidince sermayem de gider ve artık kazanma imkânım kalmaz. Bu başlayan gün yeni bir gündür. Allah Teâlâ bugün de bana mühlet vererek ikramda bulundu.”
Bugün birçok insan dünya işleri için sabahın köründe kalkıyor; saatlerce çalışıyor, yoruluyor ve mücadele ediyor. Ama Allah Teâlâ’nın emri olunca:
“Vaktim yok…”
“Yoruldum…”
“Sonra yaparım…” diyor.
Hâlbuki dünya geçicidir. Makam da geçer, gençlik de geçer, servet de geçer. Geriye sadece iman, amel ve Allah için yapılanlar kalır.
Kardeşim!
Allah Teâlâ bizden bahane değil, teslimiyet istiyor. Çünkü İslâm, teslim olmak demektir.
Ertelemek değil, yönelmek istiyor.
Körü körüne taassup değil; Kur’ân-ı Kerim’e ve sünnete sımsıkı sarılmamızı istiyor.
Gelmeden ecel…
Tükenmeden nefes…
Kapanmadan tevbe kapısı…
Samimiyetle Rabbimize dönelim.
Çünkü yarının sahibi biz değiliz.
Hazret-i Ali’nin Radiyallahü Anh’ın buyurduğu gibi:
“Yarın olur ama belki sen olmazsın.”
Yüce Rabbimiz bizleri hayırlı işlerini ertelemeyen bahtiyar kullarından
eylesin!
Âmîn, Allahümme âmîn! Yâ Rabbel âlemin!
Kardeşim, senin aklın nerede?
“Yaratan’a isyan olan konuda, yaratılmışa itaat edilmez.”
(Müsned-i Ahmed, Buhârî, Müslim)
Kur’ân-ı Kerîm’de ise: “Kim Rasûl’e itaat ederse, şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) buyurularak mutlak itaatin yalnızca Allah Teâlâ ve Rasûlü’ne ait olduğu açıkça bildirilmiştir.
“Hak kişilere göre bilinmez; kişileri hakka göre tanıyın.”
Yani bir insanın makamı, şöhreti veya etrafındaki kalabalık; onun her dediğini doğru yapmaz.
“Namaz kıl, oruç tut!” deniliyor.
“Hele bir emekli olayım!” diyor.
“Sen de başımıza hacı-hoca kesildin!” diyor.
Sanki namaz, oruç ve diğer ibadetler sadece hocalar ve hacılar için farz kılınmış gibi…
“Abartıyorsun!” diyor.
“Hacca git!” diyorsun.
“Hele çocukları evlendireyim…”
“Ticareti bırakayım…”
“Bir emekli olayım…” diyor.
“Sigarayı, içkiyi, kumarı, uyuşturucuyu bırak, şu tür zararlı alışkanlıktan vazgeç diyorsun!”
“Artık insan içine çıkmayayım mı; hiç dünya hayatı yaşamayayım mı?” diyor.
Sanki haram işlemeyenler, kötü alışkanlığı olmayanlar insan içine çıkmıyor; sanki hepsi ölmüşler…
“Hele bir yaşlanayım!” diyor.
Sanki yaşlanabilmek için Allah Teâlâ ile sözleşme yaptı!
“Tesettüre gir!” diyorsun.
“Daha çok erken…”
“Hele okulu bitireyim…”
“Hele bir emekli olayım…” diyor.
Peki ölüm bekliyor mu?
“Daha çok erken…”
“Hele bir yaşlanayım…”
“Hele bir emekli olayım…” diyenlerle dolu.
“Sonra yaparsın…” düşüncesidir.
“Bir gün namaza başlayacağım…”
“Bir gün tesettüre gireceğim…”
“Bir gün tövbe edeceğim…” dedi;
Allah Teâlâ:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185) buyuruyor.
Ama seneden seneye ya açılıyor ya açılmıyor.
Biraz insaflı olanlar, Ramazan’dan Ramazan’a okuyorsa okuyor.
Kardeşim! Müslümanın Kur’ân-ı Kerîm ile her gün meşgul olması gerekir. Onu okumaya, anlamaya ve yaşamaya; hayatını Kur’ân’a göre düzenlemeye gayret etmesi gerekir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm sadece ölülere okunan bir kitap değil; dirilere hayat veren ilâhî bir rehberdir.
“Gel, mahalledeki fakirleri araştıralım, ihtiyaç sahiplerine yardım edelim!” diyorsun.
“Aman, artık fakir mi kaldı?” diyor.
Kardeşim! Allah Teâlâ seni fakir olmaktan korurken, sen neden sevaptan mahrum kalıyorsun?
Sadaka; belâyı defeder, kalbi yumuşatır ve toplumu ayakta tutar.
“Gel, seninle camiye gidelim, sohbete katılalım!” diyorsun.
Bin bir bahane uyduruyor.
Kardeşim! İlimsiz ve amelsiz bir İslâmiyet olur mu? İnsan bilmediği dini nasıl yaşayacak? Kalpler ilimle dirilir, ibadetle nurlanır.
Her mü’min, sabah namazını kıldıktan sonra kendisine şöyle demelidir:
“Benim sermayem ömrümdür. Ömrüm gidince sermayem de gider ve artık kazanma imkânım kalmaz. Bu başlayan gün yeni bir gündür. Allah Teâlâ bugün de bana mühlet vererek ikramda bulundu.”
Bugün birçok insan dünya işleri için sabahın köründe kalkıyor; saatlerce çalışıyor, yoruluyor ve mücadele ediyor. Ama Allah Teâlâ’nın emri olunca:
“Yoruldum…”
“Sonra yaparım…” diyor.
Hâlbuki dünya geçicidir. Makam da geçer, gençlik de geçer, servet de geçer. Geriye sadece iman, amel ve Allah için yapılanlar kalır.
Allah Teâlâ bizden bahane değil, teslimiyet istiyor. Çünkü İslâm, teslim olmak demektir.
Ertelemek değil, yönelmek istiyor.
Körü körüne taassup değil; Kur’ân-ı Kerim’e ve sünnete sımsıkı sarılmamızı istiyor.
Tükenmeden nefes…
Kapanmadan tevbe kapısı…
Çünkü yarının sahibi biz değiliz.
Hazret-i Ali’nin Radiyallahü Anh’ın buyurduğu gibi:
“Yarın olur ama belki sen olmazsın.”
Âmîn, Allahümme âmîn! Yâ Rabbel âlemin!
Yorumlar
Yorum Gönder