Azrail Aleyhisselâm Nasıl Gelir ve Can Alır?
Azrail Aleyhisselâm Nasıl Gelir ve Can Alır?
Ölüm, insanın dünya hayatındaki en kesin hakikattir. İnsan ne kadar
güçlü, zengin, makam sahibi veya sağlıklı olursa olsun, ölümden kaçamaz. Vakti
geldiğinde onu bir an olsun erteleyemez ve öne alamaz.
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185)
Bir başka Âyet-i Kerîme’de:
“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (A‘râf, 7/34)
Öyleyse ölümün zamanı Allah Teâlâ’nın takdirindedir. Fakat insanın elinde olan çok önemli bir şey vardır:
Ölüm geldiğinde hangi hâl üzere bulunacağı.
Bu sebeple “Azrail Aleyhisselâm bana nasıl gelecek?” sorusundan önce:
“Ben Azrail Aleyhisselâm’ın geleceği güne nasıl hazırlanıyorum?” sorusunu sormak gerekir.
1. Ölüm Meleği Kimdir ve Can Nasıl Alınır?
Halk arasında “Azrail” adıyla meşhur olan ölüm meleği, Kur’ân-ı Kerîm’de “Melekü’l-mevt”, yani ölüm meleği olarak zikredilir:
“De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde, 32/11)
Ancak ruhları kabzetme fiilinin hakiki sahibi Allah Teâlâ’dır. Kur’ân
şöyle buyurur:
“Allah, ölecekleri zaman insanların ruhlarını alır; ölmeyecek olanların ruhlarını da uykularında alır. Sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, diğerini belirlenmiş bir vakte kadar salıverir.” (Zümer, 39/42)
Başka âyetlerde ruhların melekler tarafından alındığı da
bildirilmektedir.
Bundan anlaşılır ki ölüm meleği ve diğer melekler, Allah’ın emriyle hareket eden kullardır. Kendi başlarına müstakil bir güç sahibi değildirler.
Dolayısıyla Azrail Aleyhisselâm’ın can alması, Allah Teâlâ’nın kudret ve iradesinin dışında gerçekleşen bağımsız bir tasarruf değildir.
2. Azrail Aleyhisselâm Herkese Aynı Şekilde mi Gelir?
Hayır.
Kur’ân ve sahih hadislerde, ölümün mümin ile inkâr ve isyan üzere yaşayan kimse açısından aynı olmadığı bildirilmektedir.
Allah Teâlâ buyurur:
“O kimseler ki melekler, onların ruhlarını hoş ve güzel bir şekilde alırlar ve ‘Selâm size! Yapmış olduğunuz güzel ameller sebebiyle girin cennete!’ derler.” (Nahl, 16/32)
Bir başka âyette:
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanların üzerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet, 41/30)
Buna karşılık inkâr ve zulüm üzere ölenlerin canlarının alınışı çok farklı tasvir edilir:
“Melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken bir görseydin! ‘Tadın yakıcı azabı!’ derler.” (Enfâl, 8/50)
Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“O zalimleri ölümün sekeratları içinde, melekler ellerini uzatmış: ‘Canlarınızı çıkarın!’ derken bir görseydin...” (En‘âm, 6/93)
Demek ki ölüm yalnızca bedenin hayattan ayrılması değildir. Mümin için
rahmet ve müjdenin başlangıcı olabilirken, inkâr ve isyan içinde yaşayan kimse
için ağır ve dehşetli bir geçit olabilir.
3. Müminin Ruhunun Alınışı
Berâ b. Âzib Radiyallahü Anh tarafından rivayet edilen meşhur hadis-i şerifte Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem, müminin ölüm ânını tafsilatlı şekilde anlatmıştır.
Müminin ölüm vakti geldiğinde, semadan yüzleri güneş gibi parlak meleklerin geldiği, beraberlerinde cennet kefeni ve güzel kokular bulunduğu; ardından ölüm meleğinin gelerek mümin ruha Allah’ın mağfiret ve rızasına doğru çıkmasını emrettiği bildirilir.
Hadiste müminin ruhunun bedenden kolaylıkla ayrıldığı tasvir edilir.
Bu manzara, Kur’ân'ın şu müjdesiyle son derece uyumludur:
“Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin!” (Fussilet, 41/30)
Mümin için ölüm, her ne kadar ayrılık ve beden açısından zor bir hadise
olsa da, iman üzere yaşanmış bir hayatın sonunda Allah’ın rahmetine ve ebedî
hayata açılan bir kapı hâline gelir.
4. İsyan ve Gaflet Ehlinin Can Çekişmesi
Buna karşılık insan, Allah’ı inkâr ederek veya O’na karşı büyük bir isyan hâlinde yaşayarak ölürse, ölüm ânı onun için çok daha dehşetli olabilir.
Enfâl sûresinde:
“Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken...” buyurulması, bu şiddeti açıkça ortaya koymaktadır.
En‘âm sûresindeki: “Canlarınızı çıkarın!” hitabı da ölüm sekeratının dehşetini göstermektedir.
Buradaki maksat insanları korkutup ümitsizliğe düşürmek değil, ölüm gelmeden önce uyanmaya çağırmaktır.
Çünkü insan ölüm ânında gerçeği gördüğünde artık dünya hayatındaki imtihan sona ermiştir.
5. Ölüm Ânında Perdenin Kalkması
İnsan hayatı boyunca gayb âlemine karşı bir perde arkasındadır. Ölüm yaklaşınca bu perdenin kalkması ve hakikatlerin daha açık hâle gelmesi söz konusudur.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün artık görüşün keskindir.” (Kaf, 50/22)
İnsan ölüm ânında hakikati daha açık bir şekilde görür. Fakat işte burada çok önemli bir uyarı vardır:
Perde kalktıktan sonra inanmanın veya pişmanlığın faydası, imtihan devam ederken yapılan iman ve tövbe gibi değildir.
Bu sebeple insanın: “Bir gün tövbe ederim.”, “Yaşlanınca namaza başlarım.”, “Sonra Allah’a dönerim.” diyerek hayatını ertelemesi büyük bir aldanıştır.
Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem, Allah Teâlâ’nın kulun tövbesini can boğaza gelmeden önce kabul ettiğini bildirmiştir.
Öyleyse:
Tövbenin vakti ölümden sonrası değil, ölümden öncesidir.
6. Azrail Aleyhisselâm Tek Başına mı Gelir?
Kur’ân ve hadislerde ölüm hadisesinde yalnızca bir meleğin değil, Allah’ın emriyle görev yapan meleklerin bulunduğuna dair açıklamalar vardır.
Nâziât sûresinin başında: “Söküp çıkaranlara andolsun; yavaşça çekenlere andolsun...” (Nâziât, 79/1-2) buyurulur.
Âlimler bu âyetleri, ruhları alan meleklerin farklı görevlerine işaret edecek şekilde açıklamışlardır.
Özellikle Berâ b. Âzib'in hadisinde, müminin ölümü sırasında ölüm meleğinin yanında başka meleklerin de bulunduğu açıkça anlatılmaktadır.
Dolayısıyla Azrail Aleyhisselâm’ın Allah’ın emrini yerine getiren meleklerle birlikte görev yaptığı anlaşılmaktadır.
Burada önemli olan şudur:
Meleklerin sayısı, nasıl hareket ettikleri veya farklı yerlerde aynı anda nasıl görev yaptıkları gibi gaybî ayrıntılarda, sahih nasların bildirdiği sınırı aşmamak gerekir.
Allah Teâlâ’nın meleklerine verdiği görevleri nasıl ve ne şekilde yerine getirdiklerinin bütün mahiyetini bizim bilmemiz mümkün değildir.
7. Müminin Ruhunun Kolaylıkla Alınması
Rivayetlerde müminin ruhunun bedenden kolaylıkla ayrıldığı; kötü kimsenin ruhunun ise çok daha zor ve şiddetli şekilde çıkarıldığı tasvir edilir.
Müminin ruhunun kolaylıkla alınması, Allah’ın o kula bir ikramı olarak anlaşılmalıdır.
Fakat burada çok önemli bir ölçü vardır:
Bir insanın ölüm şekline bakarak onun Allah katındaki makamı hakkında kesin hüküm verilemez.
Bir insan ağır bir hastalıkla veya zahiren zor bir şekilde ölebilir; bu onun Allah katında kötü olduğu anlamına gelmez.
Başka bir insanın ölümü dışarıdan çok güzel görünebilir; bu da onun Allah katında mutlaka yüksek derecede olduğuna kesin delil değildir.
Kalplerin ve nihai hükmün sahibi Allah Teâlâ’dır.
Bize düşen başkalarının sonunu yargılamak değil, kendi sonumuzu düşünmektir.
8. Hükümdar ile Sâlih Kulun Ölümü
İmam Gazâlî'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn'inde nakledilen ibretli bir kıssa, ölüm karşısında dünya ile âhiret arasındaki farkı güzel şekilde ortaya koyar.
Bir hükümdar, ihtişam içinde yola çıkmıştı. En güzel elbiselerini giymiş, en gösterişli atına binmiş, adamlarıyla birlikte gurur ve ihtişam içerisinde ilerliyordu.
Yolda perişan görünüşlü bir adam atının önünü kesti.
Hükümdar öfkelendi:
“Sen de kimsin? Yolumdan çekil!”
Adam ise:
“Sana çok önemli bir mesele söyleyeceğim.”, dedi.
Hükümdar eğilince adam:
“Ben Azrail’im. Canını almaya geldim.”, dedi.
Hükümdar dehşete kapıldı, mühlet istedi. Fakat ölüm meleğinin emri karşısında ne servetinin ne makamının ne de adamlarının bir faydası oldu.
Bir müddet sonra Azrail Aleyhisselâm sâlih bir kulun yanına geldi.
Ona da ölüm meleği olduğunu söyledi.
Sâlih kul ise:
“Hoş geldin. Seni bekliyordum. Bütün gayretim bu buluşmaya hazırlanmak içindi.” dedi.
Ona ölümünün hangi hâlde olmasını istediği sorulduğunda:
“Abdestimi tazeleyeyim, namaza durayım ve secde hâlinde canımı al.” dedi.
Abdest aldı, namaza durdu ve ruhunu secde hâlinde teslim etti.
Gazâlî'nin eserinde nakledilen bu kıssa, ölümün şeklini insanın kendi iradesiyle seçebileceği anlamına gelmez. Ölümün zamanı ve şekli Allah’ın takdirindedir.
Kıssanın asıl mesajı şudur:
Ölümün ne zaman geleceğini seçemeyiz; fakat ölüm geldiğinde hangi hâlde bulunacağımıza bugün hazırlık yapabiliriz.
9. “İnsan Nasıl Yaşarsa Öyle mi Ölür?”
Bu konuda dikkatli olmak gerekir.
“İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür.” sözü, insanların son durumları hakkında kesin bir hüküm verme anlamında kullanılmamalıdır. Ancak insanın bütün hayatını Allah’ın rızası üzere geçirmesinin hüsn-i hâtime için büyük bir hazırlık olduğu açıktır.
Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur:
“Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever; kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”
Hz. Âişe Radiyallahü Anha:
“Yâ Rasûlallah! Biz ölümü sevmiyoruz.” deyince Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem, bunun ölümün tabii olarak sevilmemesi anlamında olmadığını açıklamış; mümine ölüm ânında Allah’ın rahmeti, rızası ve müjdesi bildirildiğinde onun Allah’a kavuşmayı sevdiğini haber vermiştir.
Demek ki müminin Allah’a kavuşmayı sevmesi, ölümün acısını inkâr etmek değildir.
Asıl anlamı:
Dünyadan ayrılmaktan korksa bile, Rabbine kavuşmanın ümidini taşımaktır.
10. Hüsn-i Hâtime Nasıl Hazırlanılır?
Kur’ân-ı Kerîm'in şu âyeti son nefese hazırlanmanın temelini gösterir:
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanların üzerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet, 41/30)
Dikkat edilirse iki şey bir arada zikredilmektedir:
“Rabbimiz Allah’tır.” ve: “Sonra dosdoğru yaşadılar.”
Demek ki hüsn-i hâtime yalnızca son anda söylenecek bir cümleye bırakılmamalıdır.
Asıl Hazırlık:
İman, istikamet, ibadet, tövbe, güzel ahlâk, kul hakkından sakınma ile yapılır.
11. Kimin İzinden Gittiğimiz Önemlidir
İnsanın sonuna hazırlanmasında çevresinin ve örnek aldığı insanların da büyük etkisi vardır.
Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem:
“Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4) buyurmuştur.
İnsan kime hayranlık duyuyorsa, kimi örnek alıyorsa, zamanla onun düşüncelerinden ve değerlerinden etkilenir.
Bu sebeple mümin:
“Ben kimi seviyorum?”
“Kimi örnek alıyorum?”
“Çocuğuma kimi örnek gösteriyorum?”
“Kalbimde kimlerin hayatına hayranlık var?” sorularını da sormalıdır.
Habîb-i Neccâr'ın kıssası bu açıdan ibretlidir. O, hak ile bâtılın ayrıldığı bir anda tarafını belli etmiş, Allah’ın gönderdiği elçilerin yanında yer almış ve bu uğurda canını vermiştir.
Onun için ölüm bir yok oluş değil, Rabbine kavuşmanın başlangıcı olmuştur.
12. Ölümden Önce Yapılması Gerekenler
Ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Fakat ölüm gelmeden önce yapabileceklerimizi biliyoruz.
Bugün tövbe edebiliriz. Bugün namazımızı düzeltebiliriz. Bugün haram kazancı terk edebiliriz. Bugün kul hakkını ödeyebiliriz. Bugün helâlleşebiliriz. Bugün anne-babamızın gönlünü alabiliriz. Bugün kalbimizdeki kini, hasedi ve kibri terk etmeye başlayabiliriz. Bugün Allah’ın sevdiği kulları sevip onların yolunu örnek alabiliriz.
Bugün Kur’ân’a dönebiliriz. Bugün gizli bir sadaka verebiliriz. Bugün dilimizi günahlardan koruyabiliriz.
Çünkü ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Fakat ölüme hazırlanmanın zamanı bugündür.
Asıl Soru: ‘Ben Ölüme Nasıl Hazırlanıyorum?’
İnsanların çoğu: “Azrail bana nasıl gelecek?” diye merak eder.
Fakat daha önemli soru şudur: “Azrail geldiğinde beni hangi hâlde bulacak?”
Namazsız mı? Tövbesiz mi? Kul hakkıyla mı? Haram kazançla mı? Günahla mı?
Yoksa: İmanla mı? Tövbeyle mi? Namazla mı? Kur’ân’la mı? Helâl lokmayla
mı? Güzel ahlâkla mı? Allah’a yönelmiş bir kalple mi? İşte asıl mesele budur.
Ölümden kaçmak mümkün değildir. Fakat ölüme hazırlanmak mümkündür.
Ölümün saatini bilemeyiz. Fakat o saate hazırlanabiliriz.
Ölüm meleğinin ne şekilde geleceğini bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz.
Fakat Rabbimizin huzuruna çıkacağımızı biliyoruz.
Öyleyse insan, ölümün şeklini merak etmekten önce son nefesinin iman, tövbe ve istikamet üzere olmasına çalışmalıdır.
Sonuç
Mümin için ölüm, dünya hayatının nihayeti olmakla beraber ebedî hayatın başlangıcıdır. İman ve istikamet üzere geçirilen bir ömrün sonunda ölüm, Allah’ın rahmetine ve rızasına açılan bir kapı hâline gelir.
İnkâr, zulüm ve gaflet içerisinde yaşayan kimse için ise ölüm, dünya imtihanının sona erdiği ve artık gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıktığı ağır bir geçit olabilir.
Bu nedenle ölüm korkusu insanı ümitsizliğe değil, hazırlığa sevk etmelidir.
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185)
Bir başka Âyet-i Kerîme’de:
“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (A‘râf, 7/34)
Öyleyse ölümün zamanı Allah Teâlâ’nın takdirindedir. Fakat insanın elinde olan çok önemli bir şey vardır:
Ölüm geldiğinde hangi hâl üzere bulunacağı.
Bu sebeple “Azrail Aleyhisselâm bana nasıl gelecek?” sorusundan önce:
“Ben Azrail Aleyhisselâm’ın geleceği güne nasıl hazırlanıyorum?” sorusunu sormak gerekir.
Halk arasında “Azrail” adıyla meşhur olan ölüm meleği, Kur’ân-ı Kerîm’de “Melekü’l-mevt”, yani ölüm meleği olarak zikredilir:
“De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde, 32/11)
“Allah, ölecekleri zaman insanların ruhlarını alır; ölmeyecek olanların ruhlarını da uykularında alır. Sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, diğerini belirlenmiş bir vakte kadar salıverir.” (Zümer, 39/42)
Bundan anlaşılır ki ölüm meleği ve diğer melekler, Allah’ın emriyle hareket eden kullardır. Kendi başlarına müstakil bir güç sahibi değildirler.
Dolayısıyla Azrail Aleyhisselâm’ın can alması, Allah Teâlâ’nın kudret ve iradesinin dışında gerçekleşen bağımsız bir tasarruf değildir.
Hayır.
Kur’ân ve sahih hadislerde, ölümün mümin ile inkâr ve isyan üzere yaşayan kimse açısından aynı olmadığı bildirilmektedir.
“O kimseler ki melekler, onların ruhlarını hoş ve güzel bir şekilde alırlar ve ‘Selâm size! Yapmış olduğunuz güzel ameller sebebiyle girin cennete!’ derler.” (Nahl, 16/32)
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanların üzerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet, 41/30)
Buna karşılık inkâr ve zulüm üzere ölenlerin canlarının alınışı çok farklı tasvir edilir:
“Melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken bir görseydin! ‘Tadın yakıcı azabı!’ derler.” (Enfâl, 8/50)
“O zalimleri ölümün sekeratları içinde, melekler ellerini uzatmış: ‘Canlarınızı çıkarın!’ derken bir görseydin...” (En‘âm, 6/93)
Berâ b. Âzib Radiyallahü Anh tarafından rivayet edilen meşhur hadis-i şerifte Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem, müminin ölüm ânını tafsilatlı şekilde anlatmıştır.
Müminin ölüm vakti geldiğinde, semadan yüzleri güneş gibi parlak meleklerin geldiği, beraberlerinde cennet kefeni ve güzel kokular bulunduğu; ardından ölüm meleğinin gelerek mümin ruha Allah’ın mağfiret ve rızasına doğru çıkmasını emrettiği bildirilir.
Bu manzara, Kur’ân'ın şu müjdesiyle son derece uyumludur:
“Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin!” (Fussilet, 41/30)
Buna karşılık insan, Allah’ı inkâr ederek veya O’na karşı büyük bir isyan hâlinde yaşayarak ölürse, ölüm ânı onun için çok daha dehşetli olabilir.
Enfâl sûresinde:
“Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken...” buyurulması, bu şiddeti açıkça ortaya koymaktadır.
En‘âm sûresindeki: “Canlarınızı çıkarın!” hitabı da ölüm sekeratının dehşetini göstermektedir.
Buradaki maksat insanları korkutup ümitsizliğe düşürmek değil, ölüm gelmeden önce uyanmaya çağırmaktır.
Çünkü insan ölüm ânında gerçeği gördüğünde artık dünya hayatındaki imtihan sona ermiştir.
İnsan hayatı boyunca gayb âlemine karşı bir perde arkasındadır. Ölüm yaklaşınca bu perdenin kalkması ve hakikatlerin daha açık hâle gelmesi söz konusudur.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün artık görüşün keskindir.” (Kaf, 50/22)
İnsan ölüm ânında hakikati daha açık bir şekilde görür. Fakat işte burada çok önemli bir uyarı vardır:
Perde kalktıktan sonra inanmanın veya pişmanlığın faydası, imtihan devam ederken yapılan iman ve tövbe gibi değildir.
Bu sebeple insanın: “Bir gün tövbe ederim.”, “Yaşlanınca namaza başlarım.”, “Sonra Allah’a dönerim.” diyerek hayatını ertelemesi büyük bir aldanıştır.
Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem, Allah Teâlâ’nın kulun tövbesini can boğaza gelmeden önce kabul ettiğini bildirmiştir.
Öyleyse:
Tövbenin vakti ölümden sonrası değil, ölümden öncesidir.
Kur’ân ve hadislerde ölüm hadisesinde yalnızca bir meleğin değil, Allah’ın emriyle görev yapan meleklerin bulunduğuna dair açıklamalar vardır.
Nâziât sûresinin başında: “Söküp çıkaranlara andolsun; yavaşça çekenlere andolsun...” (Nâziât, 79/1-2) buyurulur.
Âlimler bu âyetleri, ruhları alan meleklerin farklı görevlerine işaret edecek şekilde açıklamışlardır.
Özellikle Berâ b. Âzib'in hadisinde, müminin ölümü sırasında ölüm meleğinin yanında başka meleklerin de bulunduğu açıkça anlatılmaktadır.
Dolayısıyla Azrail Aleyhisselâm’ın Allah’ın emrini yerine getiren meleklerle birlikte görev yaptığı anlaşılmaktadır.
Burada önemli olan şudur:
Meleklerin sayısı, nasıl hareket ettikleri veya farklı yerlerde aynı anda nasıl görev yaptıkları gibi gaybî ayrıntılarda, sahih nasların bildirdiği sınırı aşmamak gerekir.
Allah Teâlâ’nın meleklerine verdiği görevleri nasıl ve ne şekilde yerine getirdiklerinin bütün mahiyetini bizim bilmemiz mümkün değildir.
Rivayetlerde müminin ruhunun bedenden kolaylıkla ayrıldığı; kötü kimsenin ruhunun ise çok daha zor ve şiddetli şekilde çıkarıldığı tasvir edilir.
Müminin ruhunun kolaylıkla alınması, Allah’ın o kula bir ikramı olarak anlaşılmalıdır.
Fakat burada çok önemli bir ölçü vardır:
Bir insanın ölüm şekline bakarak onun Allah katındaki makamı hakkında kesin hüküm verilemez.
Bir insan ağır bir hastalıkla veya zahiren zor bir şekilde ölebilir; bu onun Allah katında kötü olduğu anlamına gelmez.
Başka bir insanın ölümü dışarıdan çok güzel görünebilir; bu da onun Allah katında mutlaka yüksek derecede olduğuna kesin delil değildir.
Kalplerin ve nihai hükmün sahibi Allah Teâlâ’dır.
Bize düşen başkalarının sonunu yargılamak değil, kendi sonumuzu düşünmektir.
İmam Gazâlî'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn'inde nakledilen ibretli bir kıssa, ölüm karşısında dünya ile âhiret arasındaki farkı güzel şekilde ortaya koyar.
Bir hükümdar, ihtişam içinde yola çıkmıştı. En güzel elbiselerini giymiş, en gösterişli atına binmiş, adamlarıyla birlikte gurur ve ihtişam içerisinde ilerliyordu.
Yolda perişan görünüşlü bir adam atının önünü kesti.
Hükümdar öfkelendi:
“Sen de kimsin? Yolumdan çekil!”
Adam ise:
“Sana çok önemli bir mesele söyleyeceğim.”, dedi.
Hükümdar eğilince adam:
“Ben Azrail’im. Canını almaya geldim.”, dedi.
Hükümdar dehşete kapıldı, mühlet istedi. Fakat ölüm meleğinin emri karşısında ne servetinin ne makamının ne de adamlarının bir faydası oldu.
Bir müddet sonra Azrail Aleyhisselâm sâlih bir kulun yanına geldi.
Ona da ölüm meleği olduğunu söyledi.
Sâlih kul ise:
“Hoş geldin. Seni bekliyordum. Bütün gayretim bu buluşmaya hazırlanmak içindi.” dedi.
Ona ölümünün hangi hâlde olmasını istediği sorulduğunda:
“Abdestimi tazeleyeyim, namaza durayım ve secde hâlinde canımı al.” dedi.
Abdest aldı, namaza durdu ve ruhunu secde hâlinde teslim etti.
Gazâlî'nin eserinde nakledilen bu kıssa, ölümün şeklini insanın kendi iradesiyle seçebileceği anlamına gelmez. Ölümün zamanı ve şekli Allah’ın takdirindedir.
Kıssanın asıl mesajı şudur:
Ölümün ne zaman geleceğini seçemeyiz; fakat ölüm geldiğinde hangi hâlde bulunacağımıza bugün hazırlık yapabiliriz.
Bu konuda dikkatli olmak gerekir.
“İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür.” sözü, insanların son durumları hakkında kesin bir hüküm verme anlamında kullanılmamalıdır. Ancak insanın bütün hayatını Allah’ın rızası üzere geçirmesinin hüsn-i hâtime için büyük bir hazırlık olduğu açıktır.
Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur:
“Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever; kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”
Hz. Âişe Radiyallahü Anha:
“Yâ Rasûlallah! Biz ölümü sevmiyoruz.” deyince Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem, bunun ölümün tabii olarak sevilmemesi anlamında olmadığını açıklamış; mümine ölüm ânında Allah’ın rahmeti, rızası ve müjdesi bildirildiğinde onun Allah’a kavuşmayı sevdiğini haber vermiştir.
Demek ki müminin Allah’a kavuşmayı sevmesi, ölümün acısını inkâr etmek değildir.
Asıl anlamı:
Dünyadan ayrılmaktan korksa bile, Rabbine kavuşmanın ümidini taşımaktır.
Kur’ân-ı Kerîm'in şu âyeti son nefese hazırlanmanın temelini gösterir:
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanların üzerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet, 41/30)
Dikkat edilirse iki şey bir arada zikredilmektedir:
“Rabbimiz Allah’tır.” ve: “Sonra dosdoğru yaşadılar.”
Demek ki hüsn-i hâtime yalnızca son anda söylenecek bir cümleye bırakılmamalıdır.
Asıl Hazırlık:
İman, istikamet, ibadet, tövbe, güzel ahlâk, kul hakkından sakınma ile yapılır.
İnsanın sonuna hazırlanmasında çevresinin ve örnek aldığı insanların da büyük etkisi vardır.
Rasûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem:
“Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4) buyurmuştur.
İnsan kime hayranlık duyuyorsa, kimi örnek alıyorsa, zamanla onun düşüncelerinden ve değerlerinden etkilenir.
Bu sebeple mümin:
“Ben kimi seviyorum?”
“Kimi örnek alıyorum?”
“Çocuğuma kimi örnek gösteriyorum?”
“Kalbimde kimlerin hayatına hayranlık var?” sorularını da sormalıdır.
Habîb-i Neccâr'ın kıssası bu açıdan ibretlidir. O, hak ile bâtılın ayrıldığı bir anda tarafını belli etmiş, Allah’ın gönderdiği elçilerin yanında yer almış ve bu uğurda canını vermiştir.
Onun için ölüm bir yok oluş değil, Rabbine kavuşmanın başlangıcı olmuştur.
Ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Fakat ölüm gelmeden önce yapabileceklerimizi biliyoruz.
Bugün tövbe edebiliriz. Bugün namazımızı düzeltebiliriz. Bugün haram kazancı terk edebiliriz. Bugün kul hakkını ödeyebiliriz. Bugün helâlleşebiliriz. Bugün anne-babamızın gönlünü alabiliriz. Bugün kalbimizdeki kini, hasedi ve kibri terk etmeye başlayabiliriz. Bugün Allah’ın sevdiği kulları sevip onların yolunu örnek alabiliriz.
Bugün Kur’ân’a dönebiliriz. Bugün gizli bir sadaka verebiliriz. Bugün dilimizi günahlardan koruyabiliriz.
Çünkü ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Fakat ölüme hazırlanmanın zamanı bugündür.
İnsanların çoğu: “Azrail bana nasıl gelecek?” diye merak eder.
Fakat daha önemli soru şudur: “Azrail geldiğinde beni hangi hâlde bulacak?”
Namazsız mı? Tövbesiz mi? Kul hakkıyla mı? Haram kazançla mı? Günahla mı?
Ölümden kaçmak mümkün değildir. Fakat ölüme hazırlanmak mümkündür.
Ölümün saatini bilemeyiz. Fakat o saate hazırlanabiliriz.
Ölüm meleğinin ne şekilde geleceğini bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz.
Fakat Rabbimizin huzuruna çıkacağımızı biliyoruz.
Öyleyse insan, ölümün şeklini merak etmekten önce son nefesinin iman, tövbe ve istikamet üzere olmasına çalışmalıdır.
Mümin için ölüm, dünya hayatının nihayeti olmakla beraber ebedî hayatın başlangıcıdır. İman ve istikamet üzere geçirilen bir ömrün sonunda ölüm, Allah’ın rahmetine ve rızasına açılan bir kapı hâline gelir.
İnkâr, zulüm ve gaflet içerisinde yaşayan kimse için ise ölüm, dünya imtihanının sona erdiği ve artık gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıktığı ağır bir geçit olabilir.
Bu nedenle ölüm korkusu insanı ümitsizliğe değil, hazırlığa sevk etmelidir.
Allah Teâlâ bizleri: İmanını son nefesine kadar koruyan, devamlı tövbe eden, namaz ve ibadet üzere yaşayan, kul hakkından sakınan, helâl lokma peşinde olan, güzel ahlâk sahibi, Rabbini seven ve O’nun huzuruna kavuşmayı ümit eden kullarından eylesin.
Rabbimiz, “Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra dosdoğru yaşayanlardan eylesin. Ölüm meleğini rahmet ve müjde ile karşılayan, son nefesinde imanını muhafaza eden, hüsn-i hâtimeye erişen bahtiyar kullarından eylesin.
Allah Teâlâ bizlere ölüm gelmeden önce tövbe etmeyi, ölüm geldiğinde iman üzere bulunmayı, kabirde selâmete ermeyi, mahşerde emniyet bulmayı ve ebedî âlemde kendi rızasına kavuşmayı nasip eylesin.
“Allah’ım! Bize güzel bir son nasip eyle. Bizi iman üzere yaşat, iman üzere öldür ve rahmetinle muamele eyle. Kalplerimizi dinin üzere sabit kıl. Son sözümüzü kelime-i tevhid eyle. Bizi Sana kavuşmayı seven ve Senin de kendisine kavuşmayı sevdiğin kullarından eyle.”
Âmin, yâ Rabbi’l-âlemîn.
1- İslam ve İhsan
2- Sorularla İslamiyet
Fakir Kardeşiniz,
Yaşar Akkaş
Yorumlar
Yorum Gönder