Dünyayı Kesben Değil, Kalben Terk Etmek
Dünyayı Kesben Değil, Kalben Terk Etmek
Dünya kötü
değildir.
Çünkü dünya, Allah Teâlâ’nın yarattığı bir imtihan meydanı, bir mektep ve bir kulluk sahasıdır. Bâkî olan âhiret, fânî olan bu dünyada kazanılır. İnsan, âhiret hayatındaki ebedî saadetini burada yaptığı iman, ibadet, iyilik ve salih amellerle hazırlar.
Asıl tehlike dünyada yaşamak değildir. Asıl tehlike, dünya sevgisinin, hırsının ve tutkularının insanın kalbine yerleşmesidir.
İnsan dünyaya sahip olabilir; fakat dünya ona sahip olmamalıdır. Malı elinde bulunabilir; fakat kalbine girmemelidir. Makamı olabilir; fakat makam gönlünü esir almamalıdır. Çalışmalı, kazanmalı, ticaret yapmalı, ailesinin rızkını temin etmeli; fakat bütün bunları Allah Teâlâ’nın rızasını unutmadan yapmalıdır.
İşte zühdün hakikati budur: Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek.
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Rahmetullahi Aleyh, bu hakikati çok güzel bir misalle anlatır. Dünyayı denize, insanı ise gemiye benzetir. Gemi denizin üzerinde bulunduğu müddetçe yol alır; fakat deniz geminin içine girerse gemi batar. İnsan da dünya nimetlerinin içinde yaşayabilir. Fakat dünya sevgisi kalbine girer, onu kuşatır ve Allah Teâlâ’dan uzaklaştırırsa insan manen batmaya başlar.
Demek ki mesele denizde bulunmak değil, suyun geminin içine girmesine izin vermemektir.
Hazret-i Abdülkâdir-i Geylânî Rahmetullahi Aleyh de zühdün hakikatini, “Zühd bedenî değil, kalbîdir.” sözüyle ifade eder. Yani zühd, insanın dünyadan bütünüyle elini çekmesi değil; dünya nimetlerinin kalbine hâkim olmasına engel olmasıdır.
Nitekim Hazret-i Ebû Bekir Radiyallahü Anh, Hazret-i Osman Radiyallahü Anh ve Hazret-i Abdurrahman bin Avf Radiyallahü Anh gibi seçkin sahabeler zenginlikleriyle tanınan kimselerdi. Fakat servetleri onların kalplerine hükmetmedi. Mallarını Allah Teâlâ yolunda kullandılar, ihtiyaç sahiplerine verdiler ve âhireti dünyaya tercih ettiler.
Onların hayatı bize şunu öğretir:
Zengin olmak zühde mâni değildir; mala gönül bağlamak zühde mânidir.
Kur’ân-ı Kerîm, dünyanın hakikatini şöyle bildirir:
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Âhiret yurdu ise Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (En‘âm Sûresi, 6/32)
Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Sizin yanınızdaki tükenir, Allah Teâlâ katındaki ise bâkîdir.” (Nahl Sûresi, 16/96)
Yine şöyle buyurur:
“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (A‘lâ Sûresi, 87/16-17)
Bu âyetler dünyayı bütünüyle terk etmeyi değil, dünyayı âhiretin önüne geçirmemeyi öğretmektedir.
Çünkü dünya bir amaç değil, bir vesiledir.
Dünyanın
Birinci Yüzü: Âhirete Tarla Olması
Dünyanın birinci yüzü, onun âhirete tarla olmasıdır. İnsan âhiretini burada kazanır. Her nefes, her söz, her bakış, her düşünce ve her amel, âhiret için bir sermayedir.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Kim âhiret ekinini isterse onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekinini isterse ona da ondan veririz; fakat onun âhirette hiçbir nasibi yoktur.” (Şûrâ Sûresi, 42/20)
İnsan bu
dünyada ne ekiyorsa, âhirette onun mahsulünü alacaktır.
· İman bir tohumdur.
·
İbadet
bir tohumdur.
·
Sadaka
bir tohumdur.
·
Merhamet
bir tohumdur.
·
Sabır
bir tohumdur.
·
Şükür
bir tohumdur.
·
Güzel
ahlâk bir tohumdur.
Bunların her
biri âhirette güzel meyvelere dönüşecektir.
Bediüzzaman Said Nursî Rahmetullahi Aleyh Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.”
Öyleyse dünya hayatının hiçbir anı bütünüyle değersiz değildir. İnsan burada ömrünü ne ile geçiriyorsa, aslında âhireti için onu hazırlamaktadır.
Dünyanın İkinci Yüzü: Allah Teâlâ’nın İsimlerine
Ayna Olması
· Dünyanın ikinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ayna olmasıdır.
·
Kâinattaki
güzellikler, hikmetler, merhametler ve düzenler bize Allah Teâlâ’nın isimlerini
tanıtır.
·
Bir
annenin evladına olan şefkatinde Rahîm isminin tecellisini; hastaya verilen şifada
Şâfî isminin tecellisini; kâinattaki kusursuz düzende Hakîm isminin tecellisini
düşünürüz.
·
Bu
yönüyle dünya büyük bir mektep gibidir.
·
İnsan
dünyaya sadece yemek, içmek, kazanmak ve eğlenmek için gelmemiştir. Kâinat
kitabını okuyarak Allah’ı tanımak, O’nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmek ve
kulluk vazifesini yerine getirmek için gelmiştir.
·
Dolayısıyla
dünya, Allah Teâlâ’ya götüren bir pencere olarak görüldüğünde insan için büyük
bir nimettir.
Dünyanın
Üçüncü Yüzü: Gaflet ve Hevâ
· Dünyanın üçüncü yüzü ise insanı Allah Teâlâ’dan ve âhiretten uzaklaştıran yüzüdür.
·
Makam
sevgisi, şöhret tutkusu, mal hırsı, gösteriş, sınırsız nefsanî arzular ve
geçici zevkler insanın bütün dikkatini kapladığında dünya bir nimet olmaktan
çıkar; insan için gaflet ve imtihan sebebine dönüşür.
·
İşte
terk edilmesi gereken dünya budur.
·
Yoksa
helâlinden çalışmak, ticaret yapmak, kazanmak, ailesinin rızkını temin etmek,
ilim öğrenmek, insanlara faydalı olmak ve Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlerden
meşru ölçüler içinde faydalanmak zühde aykırı değildir.
·
Rasûlullah
Efendimiz Hazret-i Muhammed (Allah Teâlâ’nın salât ve selâmı onun üzerine
olsun) şöyle buyurur:
·
“Dünyada
garip veya yolcu gibi ol.” (Buhârî, Rikāk, 3)
·
Yolcu,
yolculuğu için gerekli olan şeyleri yanında taşır; fakat yolun kendisini ebedî
vatan edinmez.
·
Mümin
de dünyada yaşar fakat dünyaya esir olmaz.
·
Kazanır
fakat kazancını ilâh edinmez.
·
Mal
sahibi olur fakat mala kul olmaz.
·
Makam
sahibi olur fakat makamla büyüklük taslamaz.
·
Nimetlerden
faydalanır fakat nimetlerin sahibini unutmaz.
·
Çünkü
mesele dünyaya sahip olmak değil, dünyanın insana sahip olmasıdır.
·
Dünya
elimizde olabilir; fakat kalbimizde Allah Teâlâ olmalıdır.
·
Malımız
çok olabilir; fakat gönlümüz mala bağlanmamalıdır.
·
Makamımız
olabilir; fakat makam bizi kulluktan uzaklaştırmamalıdır.
·
Dünyayı
kullanmalı, fakat dünya tarafından kullanılmamalıyız.
·
Hazret-i
Mevlânâ’nın gemi misalindeki gibi, deniz geminin altında kaldığı müddetçe gemi
yoluna devam eder. Fakat deniz geminin içine girerse gemi batar.
·
Öyleyse:
·
Dünya
kötü değildir; dünya sevgisinin ve hırsının kalbe yerleşmesi kötüdür.
·
Dünya
terk edilmesi gereken bir yer değil, âhiretin kazanıldığı yerdir.
·
Mal
terk edilmesi gereken bir nimet değil, Allah Teâlâ’nın rızası yolunda
kullanılabilecek bir emanettir.
·
Asıl
terk edilmesi gereken, dünyanın insanın kalbine hâkim olmasıdır.
·
İşte
gerçek zühd budur:
·
Dünyayı
kesben değil, kalben terk etmek.
·
Dünyada
yaşamak, fakat âhiret için yaşamak…
·
Kazanmak,
fakat paylaşmak…
·
Sevmek,
fakat Allah Teâlâ için sevmek…
·
Çalışmak,
fakat rızâ-yı İlâhîyi gaye edinmek…
·
Nimetlerden
faydalanmak, fakat nimetin sahibini unutmamak…
·
Ve
bütün bunları yaparken dünyayı kalbe değil, eline almak.
·
Çünkü
insanın elindeki dünya ona hizmet ederse nimet; kalbindeki dünya ona hükmederse
perdedir.
·
Bâkî olan
âhiretin yolu, fânî olan dünyadan geçmektedir.
·
Öyleyse
dünyayı bütünüyle terk etmek değil, dünyayı yerli yerine koymak gerekir.
·
Dünya elimizde
olsun; Allah Teâlâ kalbimizde olsun.
·
Dünya
aracımız olsun; âhiret hedefimiz olsun.
·
Mal
elimizde olsun; gönlümüzde Allah Teâlâ’nın rızası olsun.
·
İşte
dünyayı kesben değil, kalben terk etmenin hakikati budur.
Dua
Yâ Rabbi!
Bizleri bu dünyada kimseye muhtaç etme! Dünya sevgisini kalbimize koyma. Hiçbir nefesimizi boşa geçirmeden, bütün nefeslerimizi Senin rızanı kazanmak için harcayan bahtiyar kullarından eyle!
Dünyayı ellerimizde tutmayı, fakat kalplerimize koymamayı nasip eyle. Helâlinden kazanmayı, kazandıklarımızı Senin rızan yolunda kullanmayı ve dünyayı âhiretimize vesile kılmayı lütfeyle.
Kalplerimizi dünya hırsından, nefsin esaretinden ve gafletten muhafaza eyle. Bizi Sana bağlanan, dünyayı amaç değil, âhirete ulaşmak için bir vesile bilen kullarından eyle.
Ömrümüzün her nefesini Senin rızan dairesinde geçirmeyi, son nefesimizi iman ve Kelime-i Tevhid üzere vermeyi nasip eyle.
“Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.” (Müslim, Zikir, 72)
Âmin, yâ Rabbi! Velhamdü lillâhi Rabbilâlemîn.
Yararlanılan Kaynaklar: Sorularla İslâmiyet
Çünkü dünya, Allah Teâlâ’nın yarattığı bir imtihan meydanı, bir mektep ve bir kulluk sahasıdır. Bâkî olan âhiret, fânî olan bu dünyada kazanılır. İnsan, âhiret hayatındaki ebedî saadetini burada yaptığı iman, ibadet, iyilik ve salih amellerle hazırlar.
Asıl tehlike dünyada yaşamak değildir. Asıl tehlike, dünya sevgisinin, hırsının ve tutkularının insanın kalbine yerleşmesidir.
İnsan dünyaya sahip olabilir; fakat dünya ona sahip olmamalıdır. Malı elinde bulunabilir; fakat kalbine girmemelidir. Makamı olabilir; fakat makam gönlünü esir almamalıdır. Çalışmalı, kazanmalı, ticaret yapmalı, ailesinin rızkını temin etmeli; fakat bütün bunları Allah Teâlâ’nın rızasını unutmadan yapmalıdır.
İşte zühdün hakikati budur: Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek.
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Rahmetullahi Aleyh, bu hakikati çok güzel bir misalle anlatır. Dünyayı denize, insanı ise gemiye benzetir. Gemi denizin üzerinde bulunduğu müddetçe yol alır; fakat deniz geminin içine girerse gemi batar. İnsan da dünya nimetlerinin içinde yaşayabilir. Fakat dünya sevgisi kalbine girer, onu kuşatır ve Allah Teâlâ’dan uzaklaştırırsa insan manen batmaya başlar.
Demek ki mesele denizde bulunmak değil, suyun geminin içine girmesine izin vermemektir.
Hazret-i Abdülkâdir-i Geylânî Rahmetullahi Aleyh de zühdün hakikatini, “Zühd bedenî değil, kalbîdir.” sözüyle ifade eder. Yani zühd, insanın dünyadan bütünüyle elini çekmesi değil; dünya nimetlerinin kalbine hâkim olmasına engel olmasıdır.
Nitekim Hazret-i Ebû Bekir Radiyallahü Anh, Hazret-i Osman Radiyallahü Anh ve Hazret-i Abdurrahman bin Avf Radiyallahü Anh gibi seçkin sahabeler zenginlikleriyle tanınan kimselerdi. Fakat servetleri onların kalplerine hükmetmedi. Mallarını Allah Teâlâ yolunda kullandılar, ihtiyaç sahiplerine verdiler ve âhireti dünyaya tercih ettiler.
Onların hayatı bize şunu öğretir:
Zengin olmak zühde mâni değildir; mala gönül bağlamak zühde mânidir.
Kur’ân-ı Kerîm, dünyanın hakikatini şöyle bildirir:
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Âhiret yurdu ise Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (En‘âm Sûresi, 6/32)
Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Sizin yanınızdaki tükenir, Allah Teâlâ katındaki ise bâkîdir.” (Nahl Sûresi, 16/96)
Yine şöyle buyurur:
“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (A‘lâ Sûresi, 87/16-17)
Bu âyetler dünyayı bütünüyle terk etmeyi değil, dünyayı âhiretin önüne geçirmemeyi öğretmektedir.
Çünkü dünya bir amaç değil, bir vesiledir.
Dünyanın birinci yüzü, onun âhirete tarla olmasıdır. İnsan âhiretini burada kazanır. Her nefes, her söz, her bakış, her düşünce ve her amel, âhiret için bir sermayedir.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Kim âhiret ekinini isterse onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekinini isterse ona da ondan veririz; fakat onun âhirette hiçbir nasibi yoktur.” (Şûrâ Sûresi, 42/20)
· İman bir tohumdur.
Bediüzzaman Said Nursî Rahmetullahi Aleyh Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.”
Öyleyse dünya hayatının hiçbir anı bütünüyle değersiz değildir. İnsan burada ömrünü ne ile geçiriyorsa, aslında âhireti için onu hazırlamaktadır.
· Dünyanın ikinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ayna olmasıdır.
· Dünyanın üçüncü yüzü ise insanı Allah Teâlâ’dan ve âhiretten uzaklaştıran yüzüdür.
Yâ Rabbi!
Bizleri bu dünyada kimseye muhtaç etme! Dünya sevgisini kalbimize koyma. Hiçbir nefesimizi boşa geçirmeden, bütün nefeslerimizi Senin rızanı kazanmak için harcayan bahtiyar kullarından eyle!
Dünyayı ellerimizde tutmayı, fakat kalplerimize koymamayı nasip eyle. Helâlinden kazanmayı, kazandıklarımızı Senin rızan yolunda kullanmayı ve dünyayı âhiretimize vesile kılmayı lütfeyle.
Kalplerimizi dünya hırsından, nefsin esaretinden ve gafletten muhafaza eyle. Bizi Sana bağlanan, dünyayı amaç değil, âhirete ulaşmak için bir vesile bilen kullarından eyle.
Ömrümüzün her nefesini Senin rızan dairesinde geçirmeyi, son nefesimizi iman ve Kelime-i Tevhid üzere vermeyi nasip eyle.
“Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.” (Müslim, Zikir, 72)
Âmin, yâ Rabbi! Velhamdü lillâhi Rabbilâlemîn.
Yararlanılan Kaynaklar: Sorularla İslâmiyet
Hazırlayan:
Fakir Kardeşiniz
Yaşar Akkaş
Yaşar Akkaş
Yorumlar
Yorum Gönder