Azılı Bir Ateist Nasıl Müslüman Oldu?
Azılı Bir Ateist Nasıl Müslüman Oldu?
Ateist Olan Mehmed Milaşev’in Dine Dönmesi
İlk seminer olan Faiz Semineri, yaklaşık olarak üç saat sürdü.
Sonunda, semineri büyük bir ilgi ile dinleyen hocalar, birer değerlendirme konuşması yaptılar. Bu seminerlerin başlamasında büyük gayreti olan ve kendisini saygıyla andığım Osmanlıca dersi hocası Yusuf Kerimov'un konuşması pek duygulu ve duygulandırıcı idi. "Biz burada Allah diyemezken şimdi dinî bir konuyu bu derece ayrıntılı olarak ele alabiliyoruz, dinleyebiliyoruz." şeklinde etkili bir konuşma yaptı.
Ardından Enstitü müdürü Canbazov da konunun çok
güzel bir şekilde işlendiğini ifade ederek takdirlerini dile getirdi.
Kendisiyle ilk tanıştığım andan beri ateist olduğunu söyleyen ve bana karşı ateizmi savunmadan çekinmeyen Mehmed Milaşev de kısa bir konuşma yaptı. Şöyle dedi: "Ben bugüne kadar hep ateizme çalıştım, hep ateizme oynadım; ama ben İslâm'daki faiz konusunun bu şekilde olacağını hiç düşünemiyordum, bilmiyordum. Sanıyordum ki İslâm'daki faiz, asırlar önce bir komşunun diğerinden aldığı bir malı şu şekilde geri verirse bu faiz olur" diye o dönemde de bir anlam ifade etmeyen ve hele günümüzde hiçbir manası olmayan bir anlayıştır. Ben konuyu böyle düşünüyordum. Yoksa böyle olacağını hiç düşünemezdim." dedi.
İkinci Seminer: Kaza ve Kader: Bu seminerle ilgili yazıyı bana verdiklerinde bir nokta özellikle dikkatimi çekmişti. Ateist olduğunu açıktan söyleyen 69 yaşındaki Mehmed Milaşev, ateist oluşuna en çok kaza ve kader konusunu gerekçe görüyordu. Ona göre kaza ve kaderi kabul eden bir din, asla hak din olamazdı.
Bu seminerle ilgili çalışmaları yaparken; onun ateistliğini üzerine bina ettiği düşüncelerinin temelsiz oluşunu ve aslında bunun onun bilgisizliğinden kaynaklandığını, dolayısıyla seminer esnasında gerçeğin ortaya çıkacağını ve her şeyden önce de Allah adına bir gerçeği açıklamanın verdiği çok farklı duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. Sofya'da geçirdiğim bu günlerim, hiç unutamayacağım dinî açıdan yoğunluğu fazla olan günlerimdi.
Bu seminer için çalışırken içimden çok farklı ve coşturucu duyuların geçtiğini hiç unutamam.
Dosya kağıdının başında Türçe "besmele"den sonra, "Büyük ilgi ile karşılanan seminerimizin ikinci konusu Kaza ve Kader" yazılıydı.
Bu seminerde şu sorular sorulmuştu:
"Bu konu bizde genelde entelektüel kişiler arasında tartışılmaktadır. Halk arasında kader böyle imiş, Allah'tan gelene rızadan başka çare yoktur fikirleri yaygındır. Her şey kadere, takdir-i ilahiye bağlanır. Yine de bazı mektuplarda bu konu ile ilgili sorulara rastlanmaktadır.
Meselâ: Madem ki her hareketi ezelden takdir edilip plana alınmıştır deniyor, öyle ise insanın bir robottan farkı nedir?
İnsandaki irâde-i cüz'iyyenin sınırları nereye
kadar uzanır? Yani insanın fiil ve bereketlerinin hangisi kendi iradesiyle,
hangisi Allah'ın takdiriyle olmaktadır? Böyle bir ayrım yapılabilir mi?
(Bulgarca konuşan Müslümanlardan Emine Şakir.)
"Dünyaya gelen bir insanın nasıl ve ne biçimde olacağı ezelden belirlenmiştir” deniyor. Benim suçum neydi de ben daha dünyaya gelmeden önce topal olmam takdir edildi? Yahut da bu topallık beni dünyaya getiren ana babama bir ceza ise onların işlediği suçu niçin benim ödemem gerekiyor? (Mehmed Milaşev)
"Her şeyin hâlıkı Allah'tır." deniyor. İnsanın kendi irâde-i cüz'iyyesi ile işlediği günahların hâlıkı kim oluyor?
Fatiha suresinde "bizi doğru yola ilet" diye dua ediyoruz; eğer ezelde batıl yolda olmamız takdir edildi ise bu duamız kabul edilir mi?
Soruları Hazırlayan: Yusuf Kerimov
Kader konusunu, 1994
yılının Nisan ayında, belirlenen usul gereği
önce genel batlarıyla arz ettim.
Kaza ve kader konusunun dini pek girift bir konu olduğunu ifade ettikten sonra, konuyu oluşturan temel bilgileri anlattım.
Kullar fiillerinde muhayyer midir? Mezheplerin bu konudaki görüşleri nelerdir? Kader inancının tevekkülle olan ilişkisi nedir ve nasıl izah edilir?
İşte bu ve benzeri soruları ele alıp açıklamaya çalıştım.
Bu arada "Kader değişir mi değişmez mi?" meselesine değinerek aslında kaderin değişmeyeceği bildiriliyor; ama bu konuda varid olan bir hadiste "Bir insanın özellikle anne-babasına karşı evladlık vazifesini yapmasının ve insanlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunarak sadaka vermesinin ömrünü uzatacağının" nasıl anlaşılabileceğini açıkladım. Bu arada şunları da söyledim:
Bu hadiste aslında ya ömrün reel
anlamda uzamayacağı, ama kısa zamanda uzun
zamana sığan hayırların işleneceği ya da hadis üzerinde düşünüldüğünde
anlaşılacağı gibi stresten uzak bir hayat tercih edilmiş olacağından hakiki
anlamda hayatın uzayacağı, ama bunun kaderin değişmesi anlamına gelmeyeceği;
çünkü Yüce Allah'ın her şeyi önceden de bilerek o insanın iradesini böyle
kullanmasına göre ömrünü uzun olarak takdir edeceğini" genişçe açıkladım.
Bu arada kaza-kader konusunda Cebriyye ve Mu'tezile'nin görüşlerini ve bu meyanda ilgili bazı ayetlerin tefsirlerini izah ettim.
Bundan sonra gelen soruları cevaplandırmaya geçtim.
Milaşev hocanın sorusuna sıra gelmişti. Sorusunu tekrar okudum. Sonunda ona:"Ayağınızın sakat kalmasında senin, ablanın ve anne- babanın bir günahı yoktur; ama ortada bir olay var. O da senin ayağının sakat kalması. Bu bir kaderdir. Kaderde ise asla bir haksızlık söz konusu değildir." dedim.
Bunun üzerine o, sorusuna açıklık getirerek şöyle dedi: "Üç dört yaşlarında iken, beş altı yaşlarında olan ablam tarafından bir yerden başka bir yere götürülürken düşürüldüm ve dizim yaralanarak sakat kaldı. Buna göre diyorum ki: "Kader diye bir şey varsa, benim günahım neydi ki kader beni düşürdü?
Ablamın günahı neydi ki bu işte kullanıldı ve
Anne-babamın günahı neydi ki herkese sağlam çocuk verilirken onlara dizi sakat
bir çocuk verildi? Eğer kader Allah tarafından olan bir planlama ise bunu nasıl
izah ederiz?
Sorularını cevaplandırmaya, "Aslında bu sorunuzun cevabı bundan önceki konuşmalarımda dolaylı olarak geçmişti. Ancak usul gereği, cevabını tekrar vermek istiyorum." diyerek başladım.
Sonra dedim ki: "Kur'an'ın bize
bildirdiğine göre, serbest irade sahibi olarak yaratılmış olan insanlar,
dünyaya imtihan için gönderilmişlerdir. Bu imtihan bazen sağlıkla, bazen
hastalıkla; bazen zenginlikle bazen fakirlikle olabilecektir. İnsanlara verilen
maddi veya manevi nimetlerle, ya 'şükür'den ya da 'sabır'dan imtihan edilmeleri
söz konusudur.
Sizinkisi aslında kolay olmayan bir sabır
imtihanıdır. Bu çeşit bir imtihana tâbi olup da Müslümanca tavır alanlara Yüce
Allah "hesaba sığmayacak kadar", diğer ifadesiyle "hesapsız"
bir ecir, bir karşılık vereceğini vadediyor.
Bir gün Peygamberimize a'ma=kör bir sahabi, "Ya Resûlâllah! Bir dua etseniz de gözlerim açılsa" "dedi. Peygamberimiz ona meal olarak: "İstersen bu haline sabret Allah sana çok büyük mükâfat versin; istersen de dua edeyim gözlerin açılsın." buyurdu. Adam: "Gözlerimin açılmasını tercin ederim." deyince Peygamberimiz dua etti ve bir mucize olarak gözleri açıldı. Bu rivayet, hiçbir şeyin gelişi güzel ve karşılıksız olmadığını gösterir.
Masanın kenarında oturan Milaşev Hoca'ya, "Mehmed
Hoca, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için
şöyle bir örnek düşünelim. Mesela siz Enstitü öğrencilerinden on tanesini
yanınıza çağırdınız. Dokuz tanesine birer Lada marka taksi hediye ettiniz; ama
birine taksi yerine bir bisiklet bağışladınız. Sonra siz bisiklet verdiğinize: "Bunu sana seni
denemek için veriyorum; yani bunun karşılığında teşekkür edebiliyor musun
edemiyor musun? Saygıyla karşılıyor musun, yoksa isyan mı ediyorsun? Bunu
ortaya koymak istiyorum." dediniz. O da bunu saygıyla karşıladı ve
karşılıksız olarak verdiğiniz bisiklet için size teşekkür etti. Bir ay sonra,
üç ay sonra siz o öğrencinize: "Bak seni
denemek istedim ve onun için herkese taksi verirken sana bisiklet verdim; sen,
istenilen tavrı gösterdin, imtihanı kazandın; şimdi onun yerine sana en son
model bir Mercedes taksi vereceğim." dediniz.
Şimdi bu örnekte bir haksızlık var mı? Hayır;
aksine taksi verilenler: "Keşke bize de bisiklet verilseydi de şimdi biz
de Mercedes alsaydık." derler.
İşte kader de aynen bunun gibidir. Fark olarak bu örnekte vereceğiniz karşılık Mercedes’tir ve bellidir; kaderde ise Yüce Allah'ın vereceği karşılık hesaba sığmayacak kadar fazladır. Farkı işte bu. Resulullah, Müslümanın eline bir diken batmasının bile onun için bir keffaret olduğunu, yani bir kısım günahlarını sildiğini bildiriyor.
Konuşmamın sonunda "Mehmed Milaşev Hoca, hiç şüphe etmeyiniz ki yarın bunların hesabının sorulduğu günde nice insanlar: 'Keşke biz de Mehmed hoca gibi olsaydık!' diyeceklerdir." dedim. O, "Ben zaten cevaplarımı büyük kısmıyla konuşmanın ilk kısmında almıştım." dedi.
Bir iki soru daha sordu. Onları da
cevaplandırdığımda, oturduğu yerden ayağa kalkıp ellerini de kaldırarak "Ben ikna
oldum." dedi.
Bu, duygulu ve sevindirici bir manzaraydı.
Ateist oluşunu üzerine bina ettiği bir yanlış anlayışı tashih edilmiş, bütün
sonuçlarıyla yok edilmişti.
Mehmet Milaşev Hoca ile seminerler vasıtasıyla
başlayan diyaloğumuz, ikinci yılda da devam etti. Hatta ikinci yılda
görüşmelerimiz, konuşmalarımız daha da arttı. Onun haftalık ders saatleri pek
azdı. Benim ise aksine hemen hemen her saat dersim vardı. Ayrıca idarecilik
yani dekanlık görevim de epeyce bir zaman alıyordu. Bunun bir sonucu olarak
konuşmak ve görüşmek için aslında fazla zaman bulamıyordum.
Bazı günler, dersten çıktığımda Mehmet Milaşev'in gelip kapıda beklediğini ve:
"Sizinle konuşmak için geldim." dediği günleri asla unutamam. Özellikle dinî konularda daha çok konuşmak istiyordu. Ders saatlerinin azlığından yakınarak "Keşke benim de fazla dersim olsaydı, canım sıkılıyor." derdi.
Bir gün dekanlık odasında beraberce oturuyorduk. Konuşmamız esnasında, temenni ifade eden bir üslupla: "Ben de namaz kılmak istiyorum, ama 'Kulhüvellahu' hariç hiçbir şey bilmiyorum!" dedi. Sonra işte onu ezbere biliyorum der gibi İhlas suresini okumaya başladı. Fakat maalesef onu da büyük oranda yanlış okudu.
"Ben bu durumda ne yapacağım, nasıl
öğreneceğim?" dedi. Ben de
-"Hiç üzülmeyiniz, yanımda ilmihal kitapları var. Namazda okunacak dualar, ayetler onlarda izah edilir; size onlardan takdim ederim. Gerekli bilgileri öğrenirsiniz! Bizler de yardımcı oluruz; inşaallah rahatlıkla öğrenirsiniz, hiç endişe etmeyiniz." diyerek karşılık verdim.
İlmihal kitaplarından okumaya, dua ve sureleri ezberlemeye başladı. Bundan birkaç gün sonra yine bir gün Dekanlık odasındaydık. Oraya geldi; yorgundu. Biraz konuştuktan sonra dedi ki: "Tam üç gündür çalışıyorum, Ettahiyyâtü'yü ezberledim." Sonra okudu, gerçekten ezberlemişti. O okurken kendisine bakarak içimden şunlar geçiyordu: "Yaşı yetmişi bulan ve o zamana kadar ateistlik için çalışan bir insanın bu noktaya gelmesi, ezberlemek için uğraşması ne güzel ve ne kadar anlamlı bir sonuçtur!"
Evet Sofya'da geçen bugün ve zamanları hiç
unutmayacağım.
18 Mart 1995 Cumartesi günü Mehmet Milaşev ve eşi Sebahat Hanım'la beraber, onların talebi üzerine Sofya'nın en büyük parkı olan Güney Parkı'na gittik. Hava güzel ve güneşliydi. Soruları etrafında gerçekten tatlı tatlı sohbet ediyor konuşuyorduk. Parkın bir ucundan diğer ucuna gidip gelinceye kadar üç saatin nasıl geçtiğini sanki hiç anlayamamıştık. Her ikisi de özellikle dinî konularda ard arda sorular soruyorlardı. Etrafta halk kalabalıktı. Bazen yürüyor ve bazen da ağaçlar altında oturup dinleniyorduk.
Oradaki insanların dinî bilgilere karşı da açık olduklarını gördüm. Oysa ülkemizdeki bazı insanlar, dinî bilgilere karşı ön yargılı davranırlar. Herkes kendi kişiliğine sahip çıkarken bir Müslümanın Müslümanlığına karşı olması gerçekten büyük bir zillet ve düşüklüktür. Dış dünyanın bazı İslam ülkelerine hiç değer vermemesi bu açıdan bakıldığında yerinde değil mi?
Sebahat Hanım Sofya radyosu Türkçe yayın kısmında spiker olarak çalışıyordu.
Yazan ve Hazırlayan: Prof. Dr. Yakup Çiçek 1994-1995 Sofya İlahiyat
Fakültesi (Bulgaristan Hatıraları, İst., 2000 kitabından)
İlk seminer olan Faiz Semineri, yaklaşık olarak üç saat sürdü.
Sonunda, semineri büyük bir ilgi ile dinleyen hocalar, birer değerlendirme konuşması yaptılar. Bu seminerlerin başlamasında büyük gayreti olan ve kendisini saygıyla andığım Osmanlıca dersi hocası Yusuf Kerimov'un konuşması pek duygulu ve duygulandırıcı idi. "Biz burada Allah diyemezken şimdi dinî bir konuyu bu derece ayrıntılı olarak ele alabiliyoruz, dinleyebiliyoruz." şeklinde etkili bir konuşma yaptı.
Kendisiyle ilk tanıştığım andan beri ateist olduğunu söyleyen ve bana karşı ateizmi savunmadan çekinmeyen Mehmed Milaşev de kısa bir konuşma yaptı. Şöyle dedi: "Ben bugüne kadar hep ateizme çalıştım, hep ateizme oynadım; ama ben İslâm'daki faiz konusunun bu şekilde olacağını hiç düşünemiyordum, bilmiyordum. Sanıyordum ki İslâm'daki faiz, asırlar önce bir komşunun diğerinden aldığı bir malı şu şekilde geri verirse bu faiz olur" diye o dönemde de bir anlam ifade etmeyen ve hele günümüzde hiçbir manası olmayan bir anlayıştır. Ben konuyu böyle düşünüyordum. Yoksa böyle olacağını hiç düşünemezdim." dedi.
İkinci Seminer: Kaza ve Kader: Bu seminerle ilgili yazıyı bana verdiklerinde bir nokta özellikle dikkatimi çekmişti. Ateist olduğunu açıktan söyleyen 69 yaşındaki Mehmed Milaşev, ateist oluşuna en çok kaza ve kader konusunu gerekçe görüyordu. Ona göre kaza ve kaderi kabul eden bir din, asla hak din olamazdı.
Bu seminerle ilgili çalışmaları yaparken; onun ateistliğini üzerine bina ettiği düşüncelerinin temelsiz oluşunu ve aslında bunun onun bilgisizliğinden kaynaklandığını, dolayısıyla seminer esnasında gerçeğin ortaya çıkacağını ve her şeyden önce de Allah adına bir gerçeği açıklamanın verdiği çok farklı duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. Sofya'da geçirdiğim bu günlerim, hiç unutamayacağım dinî açıdan yoğunluğu fazla olan günlerimdi.
Bu seminer için çalışırken içimden çok farklı ve coşturucu duyuların geçtiğini hiç unutamam.
Dosya kağıdının başında Türçe "besmele"den sonra, "Büyük ilgi ile karşılanan seminerimizin ikinci konusu Kaza ve Kader" yazılıydı.
Bu seminerde şu sorular sorulmuştu:
"Bu konu bizde genelde entelektüel kişiler arasında tartışılmaktadır. Halk arasında kader böyle imiş, Allah'tan gelene rızadan başka çare yoktur fikirleri yaygındır. Her şey kadere, takdir-i ilahiye bağlanır. Yine de bazı mektuplarda bu konu ile ilgili sorulara rastlanmaktadır.
Meselâ: Madem ki her hareketi ezelden takdir edilip plana alınmıştır deniyor, öyle ise insanın bir robottan farkı nedir?
"Dünyaya gelen bir insanın nasıl ve ne biçimde olacağı ezelden belirlenmiştir” deniyor. Benim suçum neydi de ben daha dünyaya gelmeden önce topal olmam takdir edildi? Yahut da bu topallık beni dünyaya getiren ana babama bir ceza ise onların işlediği suçu niçin benim ödemem gerekiyor? (Mehmed Milaşev)
"Her şeyin hâlıkı Allah'tır." deniyor. İnsanın kendi irâde-i cüz'iyyesi ile işlediği günahların hâlıkı kim oluyor?
Fatiha suresinde "bizi doğru yola ilet" diye dua ediyoruz; eğer ezelde batıl yolda olmamız takdir edildi ise bu duamız kabul edilir mi?
Soruları Hazırlayan: Yusuf Kerimov
Kaza ve kader konusunun dini pek girift bir konu olduğunu ifade ettikten sonra, konuyu oluşturan temel bilgileri anlattım.
Kullar fiillerinde muhayyer midir? Mezheplerin bu konudaki görüşleri nelerdir? Kader inancının tevekkülle olan ilişkisi nedir ve nasıl izah edilir?
İşte bu ve benzeri soruları ele alıp açıklamaya çalıştım.
Bu arada "Kader değişir mi değişmez mi?" meselesine değinerek aslında kaderin değişmeyeceği bildiriliyor; ama bu konuda varid olan bir hadiste "Bir insanın özellikle anne-babasına karşı evladlık vazifesini yapmasının ve insanlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunarak sadaka vermesinin ömrünü uzatacağının" nasıl anlaşılabileceğini açıkladım. Bu arada şunları da söyledim:
Bu arada kaza-kader konusunda Cebriyye ve Mu'tezile'nin görüşlerini ve bu meyanda ilgili bazı ayetlerin tefsirlerini izah ettim.
Bundan sonra gelen soruları cevaplandırmaya geçtim.
Milaşev hocanın sorusuna sıra gelmişti. Sorusunu tekrar okudum. Sonunda ona:"Ayağınızın sakat kalmasında senin, ablanın ve anne- babanın bir günahı yoktur; ama ortada bir olay var. O da senin ayağının sakat kalması. Bu bir kaderdir. Kaderde ise asla bir haksızlık söz konusu değildir." dedim.
Bunun üzerine o, sorusuna açıklık getirerek şöyle dedi: "Üç dört yaşlarında iken, beş altı yaşlarında olan ablam tarafından bir yerden başka bir yere götürülürken düşürüldüm ve dizim yaralanarak sakat kaldı. Buna göre diyorum ki: "Kader diye bir şey varsa, benim günahım neydi ki kader beni düşürdü?
Sorularını cevaplandırmaya, "Aslında bu sorunuzun cevabı bundan önceki konuşmalarımda dolaylı olarak geçmişti. Ancak usul gereği, cevabını tekrar vermek istiyorum." diyerek başladım.
Bir gün Peygamberimize a'ma=kör bir sahabi, "Ya Resûlâllah! Bir dua etseniz de gözlerim açılsa" "dedi. Peygamberimiz ona meal olarak: "İstersen bu haline sabret Allah sana çok büyük mükâfat versin; istersen de dua edeyim gözlerin açılsın." buyurdu. Adam: "Gözlerimin açılmasını tercin ederim." deyince Peygamberimiz dua etti ve bir mucize olarak gözleri açıldı. Bu rivayet, hiçbir şeyin gelişi güzel ve karşılıksız olmadığını gösterir.
İşte kader de aynen bunun gibidir. Fark olarak bu örnekte vereceğiniz karşılık Mercedes’tir ve bellidir; kaderde ise Yüce Allah'ın vereceği karşılık hesaba sığmayacak kadar fazladır. Farkı işte bu. Resulullah, Müslümanın eline bir diken batmasının bile onun için bir keffaret olduğunu, yani bir kısım günahlarını sildiğini bildiriyor.
Konuşmamın sonunda "Mehmed Milaşev Hoca, hiç şüphe etmeyiniz ki yarın bunların hesabının sorulduğu günde nice insanlar: 'Keşke biz de Mehmed hoca gibi olsaydık!' diyeceklerdir." dedim. O, "Ben zaten cevaplarımı büyük kısmıyla konuşmanın ilk kısmında almıştım." dedi.
Bazı günler, dersten çıktığımda Mehmet Milaşev'in gelip kapıda beklediğini ve:
"Sizinle konuşmak için geldim." dediği günleri asla unutamam. Özellikle dinî konularda daha çok konuşmak istiyordu. Ders saatlerinin azlığından yakınarak "Keşke benim de fazla dersim olsaydı, canım sıkılıyor." derdi.
Bir gün dekanlık odasında beraberce oturuyorduk. Konuşmamız esnasında, temenni ifade eden bir üslupla: "Ben de namaz kılmak istiyorum, ama 'Kulhüvellahu' hariç hiçbir şey bilmiyorum!" dedi. Sonra işte onu ezbere biliyorum der gibi İhlas suresini okumaya başladı. Fakat maalesef onu da büyük oranda yanlış okudu.
-"Hiç üzülmeyiniz, yanımda ilmihal kitapları var. Namazda okunacak dualar, ayetler onlarda izah edilir; size onlardan takdim ederim. Gerekli bilgileri öğrenirsiniz! Bizler de yardımcı oluruz; inşaallah rahatlıkla öğrenirsiniz, hiç endişe etmeyiniz." diyerek karşılık verdim.
İlmihal kitaplarından okumaya, dua ve sureleri ezberlemeye başladı. Bundan birkaç gün sonra yine bir gün Dekanlık odasındaydık. Oraya geldi; yorgundu. Biraz konuştuktan sonra dedi ki: "Tam üç gündür çalışıyorum, Ettahiyyâtü'yü ezberledim." Sonra okudu, gerçekten ezberlemişti. O okurken kendisine bakarak içimden şunlar geçiyordu: "Yaşı yetmişi bulan ve o zamana kadar ateistlik için çalışan bir insanın bu noktaya gelmesi, ezberlemek için uğraşması ne güzel ve ne kadar anlamlı bir sonuçtur!"
18 Mart 1995 Cumartesi günü Mehmet Milaşev ve eşi Sebahat Hanım'la beraber, onların talebi üzerine Sofya'nın en büyük parkı olan Güney Parkı'na gittik. Hava güzel ve güneşliydi. Soruları etrafında gerçekten tatlı tatlı sohbet ediyor konuşuyorduk. Parkın bir ucundan diğer ucuna gidip gelinceye kadar üç saatin nasıl geçtiğini sanki hiç anlayamamıştık. Her ikisi de özellikle dinî konularda ard arda sorular soruyorlardı. Etrafta halk kalabalıktı. Bazen yürüyor ve bazen da ağaçlar altında oturup dinleniyorduk.
Oradaki insanların dinî bilgilere karşı da açık olduklarını gördüm. Oysa ülkemizdeki bazı insanlar, dinî bilgilere karşı ön yargılı davranırlar. Herkes kendi kişiliğine sahip çıkarken bir Müslümanın Müslümanlığına karşı olması gerçekten büyük bir zillet ve düşüklüktür. Dış dünyanın bazı İslam ülkelerine hiç değer vermemesi bu açıdan bakıldığında yerinde değil mi?
Sebahat Hanım Sofya radyosu Türkçe yayın kısmında spiker olarak çalışıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder