Zikir Allah Teâlâ’yı Anmak
Zikir
Allah Teâlâ’yı Anmak
Bütün varlıklarını Mekke'de bırakıp Hz.
Peygamber Aleyhisselâm'la beraber Medine'ye hicret eden bazı fakir Müslümanlar
Hz. Peygamber'in yanına gelip ona dertlerini anlatmaya başladılar:
“Yâ Rasûlallah! Zenginler cennetin en
yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler! Çünkü bizim namaz
kıldığımız gibi onlar da namaz kılıyor, bizim oruç tuttuğumuz gibi onlar da
oruç tutuyorlar. Fazla malları olduğu için bir de onlar hac ve umre yapıyor,
cihad ediyor ve sadaka veriyorlar; bizim ise sadaka verebileceğimiz malımız
yok.”
Bunun üzerine Hz. Peygamber Aleyhisselâm:
“Size bir şey haber vereyim mi? Dediğimi
yaptığınız takdirde sizi sevapta geçenlere yetişirsiniz, sizden sonrakilerden
kimse de size yetişemez ve içinde bulunduğunuz toplulukta en hayırlı topluluk
olursunuz. Ancak onlar da sizin yaptığınız bu tesbihleri yaparlarsa size
yetişebilirler. Her namazın peşinden otuz üç kez tesbih (sübhânellâh), otuz üç
kez tahmîd (elhamdülillâh) ve otuz üç kere tekbir (Allâhü ekber) getirirsiniz.”
Bir başka hadisinde ise Rasûlullah Sallallahü
Aleyhi Vesellem bu tesbihleri saydıktan sonra,
“Kim (sayıları) doksan dokuz eden bu
tesbihleri, 'Lâ ilâhe illâllâhü vahdehü lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve
lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr.' diyerek yüze tamamlarsa,
günahları denizin köpükleri kadar da olsa bağışlanır.” diyerek bütün müminleri
müjdelemiştir.
Zikir’in Anlamı:
Zikir, sürekli Allah Teâlâ’ı hatırında
tutmak ve devamlı Yüce Yaratan'ın gözetiminde olduğunun bilincinde olmaktır.
Zikir, Allah Teâlâ’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen,
hamd, dua, tesbih ve ibadet gibi söz ve fiillerdir. Zikir, Allah Teâlâ’nın
varlığının, birliğinin ve sonsuz kudretinin delili olan pek çok konuyu
düşünmek, tefekkür etmektir.
Allah Teâlâ’ı zikretmek, inanan kalbin
gıdası, derdinin şifası ve kurtuluş vesilesidir. Allah Teâlâ’nın en güzel
isimlerini zikretmek, O'nun ismini, azametinin farkına vararak tekrar tekrar
dillendirmek, gönüle ve zihne yerleştirmektir. Zikir, Mümin kalplerin neşesi,
ıstıraplı gönüllerin huzur kaynağıdır;
“Bilin ki, kalpler ancak Allah Teâlâ’nın
zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28.) âyetinde buyrulduğu gibi, mânevî huzura
açılan kapının anahtarıdır.
O yüce kelimeleri söylemek, benliğinin
derinliklerinde hissederek Rabbi zikretmek bütün ibadetlerin özü ve aslıdır.
Zaten İslâm'ın direği ve müminin mi'racı namazdan maksat da Allah Teâlâ’ı
zikirdir, O'nu hatırlamak, O'nu anmaktır.
“...O hâlde (yalnız) bana ibadet et; beni
anmak için namaz kıl.” (Taha,20/14) âyeti de bunun açık göstergeleridir.
Zikir’in Keyfiyeti:
Sabah akşam Allah Teâlâ’ı zikrediyor olmak
için sadece Allah Teâlâ’ı zihinde tutmak ve dil ile zikir cümlelerini
tekrarlamak yeterli değildir. Hz. Peygamber'in, “Allah Teâlâ’a itaat eden Allah
Teâlâ’ı zikretmiş olur.” gerçeğinden hareketle Kur'an ve sünnete uygun bir
hayat sürmedikçe, dinin vecibelerini yerine getirip, yasaklarından kaçınarak
Rabbin ismini gönle nakşetmedikçe zikir kemale ermez.
Zikir’in Çeşitleri:
Zikir çeşit çeşittir. Lisan ve kalp ile
olduğu gibi beden ile de zikir yapılır. Hepsi birlikte olursa dilimizde O,
kalbimizde O, bütün azalarımızda sadece O olursa işte zikir o zaman kemal
bulur, ruha zevk olur, Rabbe dostluğa açılan kapı hâline gelir. Yüce Allah
Teâlâ’ı güzel isimleri ile anmak O'na hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur'an
okumak ve dua etmek dilin zikridir. Kur'an'da, “Ey iman edenler! Allah Teâlâ’ı
çokça zikredin. Ve O'nu sabah akşam tesbih edin.” (Ahzâb, 33/41-42.) buyuran
Yüce Allah, zikir ile tesbihi aynı âyette zikretmiştir.
Yüce Allah Teâlâ’ı tesbih, (sübhânellâh)
tekbir (Allâhü ekber), tahmîd (Elhamdülillâh) ve tehlil (Lâ ilâhe illâllâh),
zikir lafızlarının en derin mânâlı ve değerli olanlarıdır. Tesbih ise, Allah
Teâlâ’ı, yüceliğine yakışmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların
ilâhlar/tanrılar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan hem söz ile hem de
gönülden tenzih etmek, uzak tutmaktır. İşte bu anlamda göklerdeki ve yerdeki
her şey, eşsiz güç ve kudret sahibi olan Allah Teâlâ’ı tesbih eder ve O'nun şanını
yüceltir.
İnanan insan da, “Öyleyse yalnız beni anın
ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara,
2/152.) buyuran Rabbini tesbih ederek bu zincirin bir halkası olur. Hatta
sadece dili ile zikretmekle kalmaz, Yüce Allah Teâlâ’ı gönülden anarak ve
devamlı O'nu aklında tutarak tefekkür ederse kalbi ile de zikretmiş olur.
Sadece Rabbin rızasını gözeten Müslüman,
bütün benliğiyle yapar zikri. İbadetlerin özü ve amacı olan bu en büyük ibadeti
yaparken de, Peygamberini takip eder ve onu örnek alır. Çünkü o, Allah Teâlâ’a
ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için en güzel örnektir. Bu nedenle zikir,
Rahmet Elçisi'nin ashâbına öğrettiği gibi yapılmalı ve zikrederken Allah Rasûlü'nün
hayatında görülmeyen, dolayısıyla bid'at sayılacak tavır ve yaklaşımlar
sergilenmemelidir.
Hz. Peygamber, kendisinin ve önceki bütün
nebîlerin dile getirdikleri arasında en değerli sözün,
“Lâ ilâhe illâllâhü vahdehû lâ şerîke leh.”
(Allah Teâlâ’tan başka ilâh yoktur, O, yalnızdır (tektir), O'nun hiçbir şekilde
ortağı yoktur.) cümlesi olduğunu belirtmiştir.
Hz. Peygamber, “Sübhânellâhi ve bi-hamdihî,
sübhânellâhi'l-azîm.” tesbihini ise, “söylenmesi kolay, mizanda ağır ve
Rahmân'ın sevdiği sözler” olarak nitelemiştir.
Hayatın Her Anında Zikir:
Ashâbına zikir ifadelerini öğreterek onlar
için cennetin yolunu kolaylaştıran Rahmet Elçisi, eşi Hz. Âişe'nin de
belirttiği üzere, “Allah Teâlâ’ı sürekli zikrederdi.” Günlük hayatta zikir için
her fırsatı değerlendirir, elbisesini giyerken, devesine binerken, bir yokuş
inişinde veya çıkışında, yatağına yatarken ve uykudan kalkarken, tuvalet
ihtiyacını gidermeden önce ve giderdikten sonra, evden dışarıya adım atarken,
kısacası her durumda dua eder, Allah Teâlâ’ı anardı.
Zikir, gün boyunca onun Sallallahü Aleyhi
Vesellem dilinde, gönlünde ve zihninde idi. Yemeğe başlarken besmele çekmeyi
ısrarla ister, sonunda da mutlaka hamd ü senâda bulunur, şükrederdi. Kelimenin
tam anlamıyla Allah Teâlâ’ı zikrederek yatar, yine Kur'an âyetleriyle O'nu
zikrederek kalkardı. Yatarken nasıl Felâk ve Nâs sûrelerini okuyor ise, gece
namaz için uyandığında da Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini (190.-200.
âyetler arasını) okuyarak yatağından kalkardı.
Yüce Yaratan'ı bir an olsun aklından
çıkarmayan Sevgili Peygamberimiz, zikir ile ziynetlenmek için günün en kıymetli
zamanının seher vakitleri olduğunu söylemiş ve ashâb-ı kirâmdan Amr b.
Abese'nin şahsında bütün ümmetine bu zaman dilimini değerlendirmelerini
öğütlemişti: “Rabbin kuluna en yakın olduğu vakit gecenin son yarısıdır. Eğer o
vakitte Allah Teâlâ’ı zikredenlerden olabilirsen ol!” Peygamber Efendimizin
güne zikirle başlamayı ganimet olarak adlandırması ise dikkat çekicidir. Hz.
Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem, içlerinde Abdullah b. Ömer'in de
bulunduğu küçük bir askerî birliği Necd tarafına göndermişti. Bu birlik çok
miktarda ganimet elde edip kısa sürede de döndüler. Onlara kişi başına on iki
deve düşmüş, hatta müfrezede olmayan bir kimse hayretle, “Bu müfrezeden daha
çabuk ve daha çok ganimetle gelen bir başka müfreze görmedik.” demişti. Bu söz
üzerine Rasûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem, “Bu müfrezeden daha hızlı ve
daha çok ganimet elde eden bir topluluğu size bildireyim mi? Sabah namazını
kılıp güneş doğuncaya kadar Allah Teâlâ’ı zikreden bir topluluk, (bu
müfrezeden) daha hızlı ve daha çok ganimet elde eder.”
Kur'an, âlemin yaratılışındaki mucizeyi
gören sağduyu sahibi müminlerin ayaktayken, otururken ve yanları üzerine
yatarken yani her durumda Rablerini andıklarını belirtir. Nitekim bir kudsî
hadiste de Yüce Allah Teâlâ’nın, “Benim gerçek kulum, (savaş meydanında)
çarpışırken bile beni anandır.” buyurduğu nakledilmiştir.
Zikrin kıymetini böylesine idrak etmiş bir
kişi, çarşı pazar yerleri gibi insanların çoğunlukla gaflet içinde bulundukları
mekânlar da dâhil olmak üzere hiçbir yerde Allah Teâlâ’ı unutmaz ve Rasûl-i
Ekrem'in şu tavsiyesine kulak verir: “Her kim çarşıya girdiğinde, 'Lâ ilâhe
illâllâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yümît ve
hüve hayyun lâ yemût bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr.' (Allah
Teâlâ’tan başka ilâh yoktur, O tektir, O'nun ortağı yoktur, mülk O'nundur ve
hamd O'na aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. O ise diridir, asla ölmez.
Hayırlar O'nun elindedir. O her şeye kadirdir.) derse Allah Teâlâ onun için bir
milyon iyilik yazar, bir milyon kötülüğünü siler ve onu bir milyon derece
yükseltir.”
O'nu Unutmak Nankörlüktür:
Bizi en güzel şekilde yaratıp başta akıl
olmak üzere her türlü nimet ile donatan Rabbimizi zikretmemek yani O'nu unutmak
ise nankörlüktür, en masum ifadeyle gaflettir.
İnsanın olgun bir mümin olup ahlâken
güzelleşebilmesi daima Allah Teâlâ’ı anmasına ve O'nun kendisini her yerde ve
her zaman gördüğü şuuru ile yaşayabilmesine bağlıdır.
Her hâl ve şartta Allah Teâlâ’ı zikretmekle
sorumlu olan mümini Allah Teâlâ’nın zikrinden alıkoyacak hiçbir sebep olamaz,
olmamalıdır. Çünkü zikirsiz bir hayat inanan bir insan için ölümdür, hayatın
anlamını yitirmesi demektir. Yine onun belirttiğine göre,
“Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen
kimsenin misali, diri ile ölünün misali gibidir.”
Mümin, rahatlık, bolluk, sıhhat ve afiyet
zamanlarında olduğu gibi, sıkıntı, hastalık, musibet ve felâket zamanlarında da
Rabbini anmalı, O'ndan yardım istemeli ve gaflete düşüp O'nu unutmamalıdır.
Zikir ruhun gıdasıdır; derdin devası,
gönlün şifasıdır. Kalpleri doyuran, ruhları yatıştıran, gönülleri coşturan bir
ibadettir. Zikir, kula farkındalık, uyanıklık ve şuur kazandırır; onu
gafletten, vesveseden ve kuruntudan korur. İnsan zikir sayesinde takvaya erer;
yoksulluktan kanaat zenginliğine, yalnızlıktan ebedî dostluğa mazhar olur. Allah
Teâlâ’nın rahmetini, bağışlamasını, rızasını ve muhabbetini kazanmak istiyorsa
eğer, bir kul için zikir hayatının vazgeçilmez parçası olmalıdır.
KAYNAK:
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Hazırlayan: Erhan YILMAZ İL VAİZİ
Yorumlar
Yorum Gönder