Müslümanlık, İnce İnsanlıktır

Müslümanlık, İnce İnsanlıktır
 
İslâm, yalnızca bir inanç esasları bütünü veya şeklî ibadetlerden ibaret değildir. O, insanın ruhunu, zihnini ve ahlâkını zarafetle dokuyan; insanı Rabbiyle, kendi nefsiyle, diğer insanlarla ve bütün mahlûkatla güzel bir münasebet kurmaya çağıran bir edep ve nezaket medeniyetidir. Cenâb-ı Hak, kulunun yürüyüşünden konuşmasına, bakışından muamelelerine kadar hayatının her safhasına inceliğin hâkim olmasını murad etmektedir.
 
Ömer Tuğrul İnançer’in şu sözü, aslında yazımızın bütününü özetleyen güçlü bir ölçüdür:
 
“Müslümanlık, ince insanlıktır. Dervişlik ise ince Müslümanlıktır. İnsanlar size bakıp Müslüman olmaya özenmiyorsa, imanınızı gözden geçirin.”
 
Bu söz, Müslümanlığın yalnızca dilde söylenen bir aidiyet olmadığını; insanın hâline, ahlâkına, sözlerine ve muamelelerine yansıması gerektiğini hatırlatır. Çünkü iman kalpte kök saldığında merhamet olur, edep olur, tevazu olur, adalet olur, affetmek olur; insanın etrafındakilere güven ve huzur veren bir hâle dönüşür.
 
Öyleyse “ince insanlık” nedir? Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğinde bu incelik; gönül kırmamak, incitmemek, ayıp örtmek, merhamet etmek, öfkeye hâkim olmak, affetmek, güzel konuşmak, tevazu göstermek ve bütün bunları Allah Teâlâ rızası için yapabilmektir.
 
Kur’ân-ı Kerîm’de İnce İnsanlık ve Zarafet
Müminin şahsiyeti, İlâhî kelâmın terbiye tezgâhından geçer. Kur’ân-ı Kerîm, kaba ve kırıcı bir tutumu reddederek nezaket ve zarafeti mümin ahlâkının ayrılmaz bir parçası olarak sunar.
 
Yürüyüş ve Tavırda Alçakgönüllülük
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsrâ, 17/37)
Ve:
“Rahmân’ın kulları yeryüzünde nezaket ve tevazu ile yürürler; cahiller kendilerine sataştığında ise ‘selâm’ deyip geçerler.” (Furkân, 25/63) buyurularak müminin adımlarına dahi edep yüklenmiştir.
Müminin vakarının ölçüsü, insanlara tepeden bakmak değil; kendi aczini bilerek tevazu ile yürümektir.
 
Hitap ve Konuşmada Nezaket
Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm ile Hazret-i Hârûn Aleyhisselâm’ı dönemin en zalim hükümdarı olan Firavun’a gönderirken dahi metodu şöyle tayin etmiştir:
“Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır yahut korkar.” (Tâhâ, 20/44)
Eğer Firavun’a bile yumuşak söz emrediliyorsa, mümine karşı söz nasıl olmalıdır?
Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm, mümine “kavlen kerîmen” — kerim ve güzel söz (İsrâ, 17/23), “kavlen meysûren” — gönül alıcı söz (İsrâ, 17/28) ve “kavlen sedîden” — dosdoğru söz (Ahzâb, 33/70) söylemeyi emreder.
İnsan bazen söylediği bir sözü unutur; fakat karşısındaki insan, o sözün kendisinde bıraktığı yarayı yıllarca taşıyabilir. Bu sebeple müminin dili, kalp kıran değil, gönül yapan bir dil olmalıdır.
 
Gönül Kırmamak
İbadet niteliğindeki sadakanın dahi incitilmeden verilmesi emredilmiştir:
“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/263)
Güzel söz ve bağışlamanın, başa kakılan veya gönül kırılarak verilen sadakadan üstün tutulması, İslâm’ın amelin yalnızca şekline değil, ruhuna ve usûlüne de önem verdiğini gösterir.
 
Sünnet-i Seniyye’de İncitme ve İncinme Ahlâkı
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanlığa zarafeti bizzat yaşayarak öğretmiştir. Mânevî eğitiminde hiçbir zaman kırıcı olmamış; kusurları setretmeyi ve muhatabının onurunu korumayı esas almıştır.
 
Kusuru Rencide Etmeden Düzeltmek
Herhangi bir kusur işlendiğinde fâili rencide etmemek için:
“Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum!” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 25; Müslim, Salât, 119)
Kusurlu muhatabı doğrudan hedef almayıp insan şerefini muhafaza etmek için de:
“İnsanlara ne oluyor da şöyle şöyle söylüyorlar!” buyurarak toplumsal bir terbiye yolu izlemiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 6, 4788)
Bu, Peygamber Efendimiz’in eğitim metodundaki muazzam inceliği gösterir: Yanlışı düzeltirken insanı ezmemek.
 
Enes b. Mâlik’in Şehadeti
Bu inceliğin en canlı şahitlerinden biri Hazret-i Enes b. Mâlik Radiyallahu Anh’tır. Kendisi Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e uzun yıllar hizmet etmiş ve şöyle demiştir:
“Rasûlullah’a on yıl hizmet ettim. Vallahi bana bir defa bile ‘Öf!’ demedi. Yaptığım bir şey için ‘Niçin yaptın?’ demediği gibi, yapmadığım bir şey için de ‘Niçin yapmadın?’ demedi.” (Buhârî, Edeb; Müslim, Fedâil)
Bu rivayet, Nebevî nezaketin tek tek güzel davranışlardan ibaret olmadığını; yıllara yayılan, süreklilik taşıyan bir ahlâk olduğunu gösterir. Bir çocuğun, bir hizmetçinin veya bir yakınının hatasını düzeltirken onu sürekli azarlamak yerine sabırla eğitmek, işte Nebevî terbiyenin inceliğidir.
 
Ayıpları Örtme Ahlâkı
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in eşsiz nezaketini gösteren misallerden biri de, bir mecliste yaşanan mahcubiyet verici durumda kişinin kimliğini açıkça ortaya çıkarmamasıdır.
Rivayetlerde, deve eti yenilen bir mecliste namaz öncesi bir koku hissedildiği ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in:
“Deve eti yiyenler abdest alsın!” buyurduğu aktarılır.
Böylece belirli bir kişiyi herkesin içinde mahcup etmek yerine mesele umuma yöneltilmiş ve kişinin kimliği açığa çıkarılmamıştır.
Buradaki asıl incelik, bir insanın hatasını görmezden gelmek değil; onu küçük düşürmeden hatasını düzeltmesine imkân vermektir.
 
Yumuşaklık ve Rıfk
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah rifki (yumuşaklığı) sever ve rifk ile yapılan işlere, sertlikle yapılmayan şeylerden verdiği karşılığı verir.”
Mümin, hakikati savunurken bile sertliği şahsiyet hâline getirmemeli; doğruluğu hikmet ve nezaketle birleştirmelidir.
 
Tebessüm Sadakadır
“Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36) buyurarak nezaketi sadaka seviyesine çıkarmıştır.
Demek ki sadaka yalnızca mal ile verilmez. Bazen bir tebessüm, bazen güzel bir söz, bazen bir gönül alma, bazen de bir insanın yükünü hafifletmek sadaka olur.
 
Sahabe, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn Neslinin İnce Anlayışı
Ashâb-ı Kirâm ve onları takip eden salih nesiller, Müslümanlığı bir “incelik sanatı” olarak kavramışlardır.
 
Hazret-i Ebû Bekir Radiyallahu Anh
Halifeliği boyunca yetimlerin ve dul kadınların hizmetine koşmuş, mahalledeki yaşlı kadınların koyunlarını sağmaya devam ederek makamın zarafetini alçak gönüllülükte aramıştır.
Bu hâl, makamın insanı hizmetten uzaklaştırmaması gerektiğini gösterir. Gerçek büyüklük, insanlardan üstün görülmek değil; insanlara daha fazla hizmet edebilmektir.
 
Hazret-i Ömer Radiyallahu Anh
Hazret-i Ömer’e nispet edilen:
“İnsanların en hayırlısı, bana kusurlarımı hediye edendir.” sözü, onun nasihate ve muhasebeye açık tevazu anlayışını ifade eden meşhur sözlerden biridir.
Müminin inceliği, yalnızca başkalarının kusurlarını fark etmekte değil, kendi kusurunu söyleyene teşekkür edebilmekte de ortaya çıkar.
 
Abdullah b. Mübarek Rahmetullahi Aleyh
Komşusu olan Yahudi’ye o kadar nezaketli ve cömert davrandığına dair meşhur bir rivayet nakledilir ki, komşusu evini satarken:
“Evin fiyatı 1000 dirhem, Abdullah b. Mübarek’e komşu olmanın fiyatı da 1000 dirhemdir.” dediği anlatılır. Bu zarafet karşısında adamın sonunda Müslüman olduğu da rivayet edilir.
Bu tür menkıbeler tarihî birer kesinlik olarak değil, salihlerin güzel ahlâkını anlatan rivayetler olarak değerlendirilmelidir. Fakat verdikleri mesaj açıktır: Bazen insanları İslâm’a davet eden en güçlü şey dilimiz değil, hâlimizdir.
 
İmam Ca‘fer-i Sâdık Rahmetullahi Aleyh
Ona nispet edilen meşhur bir söz şöyledir:
“Bir din kardeşinde hoşuna gitmeyen bir şey görürsen, ona yetmiş türlü mazeret bul. Bulamazsan, ‘Belki benim anlayamadığım bir mazereti vardır.’ de.”
Bu sözün temelinde suizandan kaçınmak, hüsnüzan etmek ve kardeşinin kusuruna karşı merhametli olmak vardır.
 
Kur’ân-ı Kerîm de:
“Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât, 49/12)
buyurarak kalbin inceliğini muhafaza edecek bir ölçü koymaktadır.
 
Ehl-i Sünnet Âlimleri ve Tasavvuf Büyüklerinin Dilinde İnce Müslümanlık
Büyük İslâm âlimleri ve tasavvuf büyükleri, imanın olgunluğunu edep ve zarafetle birlikte ele almışlardır.
 
İmam Gazâlî Rahmetullahi Aleyh
İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde güzel ahlâkın insanın mânevî terbiyesindeki merkezî yerini geniş biçimde ele alır. Hakiki kulluğun yalnızca ibadetlerin şekliyle sınırlı olmadığını; insanın kalbinde ve davranışlarında güzel ahlâkın meydana gelmesi gerektiğini vurgular.
 
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Kuddise Sirruh’un gönül merkezli terbiyesinde insanı kırmamak, gönül yapmak ve merhamet göstermek önemli bir yer tutar. Ona nispet edilen:
“Edep, edepsizlerin edepsizliğine sabretmektir.” sözü de bu anlayışı veciz biçimde ifade eder.
Yunus Emre Rahmetullahi Aleyh ise gönül merkezli ahlâkı şu meşhur beyitlerle dile getirir:
 
“Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı;
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıktı ise...”
Yunus’un dilinde gönül kırmak, sıradan bir davranış değil; insanın mânevî dünyasına dokunan ağır bir meseledir.
 
Şah-ı Nakşibend Rahmetullahi Aleyh’e nispet edilen: “Yolumuz sohbet yoludur, ünsiyet ve nezaket yoludur.” ifadesi, tasavvufî terbiyede insanlarla güzel münasebetin önemini ortaya koyar.
 
İmam Mâlik Rahmetullahi Aleyh’e nispet edilen: “Edepten nasibini almadan ilimden nasip alamazsın. Önce edebi öğren.” sözü de ilim ile ahlâkın birbirinden koparılamayacağını ifade eder.
Çünkü gerçek ilim, insanı kibir ve gurura değil; tevazuya, hayâya ve güzel ahlâka götürmelidir.
 
Merhamet: İnce İnsanlığın Kalbi
İnce insanlığın en önemli tezahürlerinden biri de merhamettir.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 65) buyurmuştur.
Başka bir hadiste ise: “Yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.” buyurulmuştur.
Müminin kalbi sertleşmemeli; insana, hayvana ve bütün mahlûkata karşı Allah’ın verdiği merhamet nimetini taşımalıdır.
 
Öfkeye Hâkim Olmak da İnceliktir
İnce insanlık, yalnızca sakin zamanlarda nazik olmak değildir. Asıl incelik, insanın öfkelendiği anda ortaya çıkar.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değil; öfkelendiği zaman kendisine hâkim olandır.” (Buhârî ve Müslim) buyurmuştur.
Çünkü insanın gerçek gücü, başkasını susturabilmesinde değil; kendi nefsini susturabilmesindedir.
Bu sebeple mümin, gücü yettiği hâlde affedebilmeli, öfkelendiği hâlde ölçüyü koruyabilmeli ve kendisine yapılan bir kötülük sebebiyle kendi ahlâkını bozmasına izin vermemelidir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Bir kötülüğün karşılığı, onun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şûrâ, 42/40)
Ve yine:
“Öfkelerini yenenler ve insanları affedenler... Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134)
İnce Müslümanlık, yalnızca güzel söz söylemek değil; kötü söz karşısında da güzelliğini muhafaza edebilmektir. Asıl zarafet, insanın kendisine yapılanı başkasına yapmamasında; kendisini incitenin seviyesine düşmeden kendi edebini korumasındadır.
Bu hakikati şairlerimiz de farklı ifadelerle dile getirmişlerdir:
“Âşık der inci tenden, incinme incitenden,
Kemâlde noksan imiş, incinen incitenden.”
Alvarlı Efe Hazretleri Kuddise Sirruh’un bu mısraları, insanın kendisini incitenden dahi intikam duygusuyla hareket etmemesini; sabır, af ve gönül genişliğiyle mukabele etmesini öğütler.
Yine:
“Sakın incitme bir canı,
Yıkarsın arş-ı Rahmân’ı!” mısralarıyla gönül incitmenin ağırlığı hatırlatılır.
 
Hacı Bektaş-ı Velî Rahmetullahi Aleyh’e nispet edilen:
“İncinsen de incitme.”
sözü ise bu anlayışı birkaç kelimeyle özetler.
Anonim olarak meşhur olan şu beyit de aynı hakikati ne güzel anlatır:
“Bak şu çeşmenin hâline, su içecek tası yok;
Kırma kimsenin kalbini, yapacak ustası yok!”
 
Kıymet Bilmek ve İmtihan Şuuru
İmtihan dünyasında yaşıyoruz.
“Etme bulma dünyası dese de lisan,
Bazen etmeden de buluyor insan.
O yüzden Müslüman olana,
Dünya hayatının adı imtihan.”
Bu dünya, yaptıklarımızın yankılanıp yine bize döneceği bir dağ değil; her şeyden önce bir imtihan meydanıdır.
Değerli olmanın yolu değer vermekten, sevilmenin yolu sevmekten geçer. Kıymet bilmek ise kaybedince arkasından ağlamak değil, yanındayken kıymetini bilmektir.
 
Çünkü insan çoğu zaman sevdiğinin kıymetini, onu kaybettikten sonra anlar.
Aradığını bulmaktan çok, bulduğunun kıymetini bilmektir önemli olan.
 
Dünya İçinde Olmak, Dünyanın İçimizde Olmaması
Müslüman olarak ebedî hayatı kazanmak için dünya bize lazımdır. Fakat Allah’ın dinini yaşamak ve yaymak adına Müslüman da dünyaya lazımdır.
Dünyanın içinde olabiliriz; yeter ki dünya bizim içimize girmesin. Dünya ile meşgul olabiliriz; yeter ki o bizim kalbimizi işgal etmesin.
Müslümanlar olarak zaman zaman dünyaya daldık, âhireti unuttuk; zevk ü sefaya daldık, ibadetleri ihmal ettik. Bencilleştik; sevmeyi, değer vermeyi ve paylaşmayı unuttuk. Burada kalıcıyız zannettik; ölümü, mezarı, mahşeri ve hesabı unuttuk. Nefislerimizi ilâh edinirken Rabbimizi unuttuk.
Kur’ân-ı Kerîm’in şu ikazı, bu gafletin sonucunu bütün ağırlığıyla hatırlatır:
“Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar gerçekten yoldan çıkmış kimselerdir.” (Haşr, 59/19)
 
Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır. Kıyamet gününde de onu kör olarak haşrederiz... Böylece bugün de sen unutulursun.” (Tâhâ, 20/124-126)
Âhirette unutulmak ne kötüdür. İnsan, dünyada da Allah’ı unutmanın neticelerini kendi hayatında görebilir. Kalpler Allah’tan uzaklaştıkça huzur azalır; insan insandan, insan kendisinden ve nihayet hayatın mânâsından uzaklaşır.
Allah Teâlâ’yı unutmanın faturası ancak Allah’ı hatırlamak, O’nu bulmak, O’nu bilmek ve O’na yönelmekle ödenebilir. Aslında bize şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimizden uzak olmak ne büyük gaflettir!
 
Ben merkezli hayat algısı ve her şeye yalnızca maddî açıdan bakma yanılgısı, insanın inanç dünyasını darmadağın eder. Yaşayış vahyin müdahalesinden soyutlandığında savrulmanın önü açılır. Din dünyevî arzuların ölçüsüne indirgenince dindarlığın içi boşalır; İslâm’ın ruhu, şekiller ve görüntüler arasında kaybolur.
Oysa iman, insanın bakışını değiştirir.
İmanın kıymetini bilmek, insanın ve diğer yaratıkların da kıymetini bilme neticesini doğurur. İnsanları kusurlarıyla sevmektir kusursuz sevmek. Kıymet bilmek, kaybedince arkasından ağlamak değil; yanındayken kıymetini bilmektir.
 
Sonuç: Hâl İle Tebliğ
Müslümanlık, muhatabına yük olan değil, yük alan; kıran değil, onaran; iten değil, kuşatan bir ruhtur. İnsanların İslâm’a bakışı, teorik esaslardan ziyade Müslümanların sergilediği tutum ve davranışlar üzerinden şekillenir.
Lisan-ı kalden ziyade lisan-ı hâl etkilidir. Mümin, zarafetiyle güven vermeli, estetiğiyle gıpta ettirmeli ve ahlâkıyla İslâm’ın güzelliğini temsil etmelidir.
Çünkü insan çoğu zaman anlatılana değil, yaşanana bakar.
Müminin hâli, dilinin söylediğini doğrulamalıdır. İman kalpteyse merhamet davranışa; edep kalpteyse nezakete; Allah sevgisi kalpteyse mahlûkata şefkate dönüşmelidir.
Şairin dediği gibi:
“Sözü süz de söyle, incitme canı;
Can içinde canandır İslâm’ın şânı...”
Bir insanı İslâm’a yaklaştırmak için her zaman uzun konuşmalar gerekmez. Bazen bir tebessüm, bazen bir özür, bazen bir gönül alma, bazen yaşlı bir insanın yükünü taşımak, bazen bir yetimin başını okşamak, bazen de kendisine kötülük edene karşı sabretmek, sözlerden daha tesirli bir davet olur.
İnsanlar bizim bütün ibadetlerimizi görmeyebilirler. Fakat ahlâkımızı, sözümüzü, tebessümümüzü, sabrımızı, adaletimizi ve insanlara nasıl muamele ettiğimizi görürler.
Bu sebeple Müslüman yalnızca “Ben Müslümanım.” demekle yetinmemeli; karşısındaki insana hâliyle:
“İslâm böyle güzel bir ahlâktır.” dedirtebilmelidir.
 
İşte Müslümanlık, İnce İnsanlıktır. Dervişlik ise bu inceliği daha da derinleştirerek insanın bütün hâline, sözlerine, bakışlarına ve muamelelerine taşımaktır.
Allah Teâlâ bizleri imanı güzel ahlâka, ilmi edebe, ibadeti merhamete, sözümüzü hikmete ve hâlimizi İslâm’ın güzelliğine şahit kılan kullarından eylesin.
Âmin.
Hazırlayan: Fakir Kardeşiniz Yaşar Akkaş

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Esmaül Hüsna (Arapça- Türkçe) دُعٰٓاءُ اَسْمٰٓاءُ الْحُسْنٰى

Devri Alâ Duası حزب الدَّورُ الأَعلَى (حِزْبُ الوِقَايَةِ)

Kayıp Bulma Duaları