İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Hikmetli Sözleri
İmam-ı
Rabbani Hazretleri’nin Hikmetli Sözleri
01- “Şerîatin
üç kısmı vardır: İlim, amel ve ihlâs. Bu üçü gerçekleşmeden şerîat tahakkuk
etmez. Şerîat ne zaman yaşanırsa, işte o zaman bütün dünyevî ve uhrevî
saâdetlerin üzerinde olan Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı kazanılmış olur. Âyet-i
kerîmede şöyle buyrulur: «…Allâh’ın rızâsı en büyüktür…» (et-Tevbe, 72) Şerîat,
bütün dünyevî ve uhrevî saâdetleri temin etmektedir. Şerîatin ötesinde, ihtiyaç
duyacağımız başka bir gâye yoktur. Sûfîlerin teksîf olduğu tarîkat ve hakîkat
ise, şerîatin hâdimleridir. Bunlar şerîatin üçüncü kısmı olan ihlâsı
tamamlarlar. O hâlde bunları elde etmekten maksat, şerîati tamamlamaktır, yoksa
şerîatin ötesinde başka bir şey değildir.
02- Seyr
u sülûk esnâsında sûfîlere verilen hâller, ilhamlar, mânevî ilim ve mârifetler,
asıl maksat değildir. Bilâkis onlar, tarîkat çocuklarının terbiye edildiği
vehimler ve hayâllerdir. Bütün bunlardan geçip, sülûk ve cezbe makamlarının
nihâyeti olan rızâ makâmına ulaşmak gerekir. Çünkü tarîkat ve hakîkat
menzillerini aşmanın gâyesi, rızâ makâmına ulaşmak için lâzım olan ihlâsın
tahsilinden başka bir şey değildir.”[1]
03- “Evlâdım!
Vakitlerimizi dâimâ Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeye harcamalıyız. Alışveriş bile
olsa, yüce şerîate uygun olarak yapılan her iş, zikir kabûl edilir. Bu itibarla
bütün hâl ve hareketlerimizde şerʼî hükümlere riâyet edelim ki bunların hepsi
zikir sayılsın. Zira zikir, gafleti bertaraf etmektir. Ne zaman bütün
fiillerimizde İslâmî emir ve nehiylere uyarsak, işte o zaman emir ve nehiylerin
sahibinden gâfil kalmamış ve O’nu dâimâ zikretmiş oluruz.”[2]
04- “Îtikad
ve amele dâir iki kanat elde ettikten sonra, Hak Teâlâ’nın lûtuf ve inâyetiyle
takvâ ehli kişilerin yüce yoluna girmek îcâb eder. Bu yola girmenin gâyesi,
îtikad ve amel hususunda bildirilenlere ilâvede bulunmak veya onların hâricinde
yeni bir şeye ulaşmak değildir. Zira böyle bir şey, ayak kaymalarına götüren,
asıl maksattan uzak beklentilerdendir. Tasavvufa girmekten maksat, îtikādın şek
ve şüphe ile sarsılmaması için, yakîn ve itmi’nân kazanmaktır…
05- Cenâb-ı
Hak şöyle buyurur: «…Âgâh olun, kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle tatmin olur!»
(er-Raʻd, 28)
06- Tasavvufa
girmenin bir diğer maksadı da, sâlih amelleri rahat ve kolay bir şekilde
yapabilmek ve nefs-i emmâreden kaynaklanan tembellik, inat ve zıtlaşmayı yok
etmektir.”[3]
07- “Zâhirimizi
şerʼî ölçülere uygun şekilde tezyîn ettikten sonra, amellerimize gaflet
bulaşmaması için, bâtınımıza yönelmeliyiz. Zira bâtın desteği olmadan
zâhirimizi şerʼî hükümlere uygun hâle getirmek, çok çetin bir iştir.
08- Âlimlerin
vazifesi fetvâ vermektir. Ehlullâhʼın işi ise ameldir. Bâtına ehemmiyet vermek,
zâhire de ehemmiyet vermeyi îcâb ettirir. Bâtınla meşgul olurken zâhiri ihmâl
eden kimse zındıktır. Onun elde ettiği bâtınî hâllerin hepsi istidraçtır.
Bâtınî hâllerimizin sıhhatini gösteren en iyi ölçü, zâhirimizin şerʼî esaslara
göre tanzim edilmesidir. İstikâmet yolu işte budur.”[4]
09- “Dostlarıma
dâimâ söylediğim ve ömrümün sonuna kadar da söyleyeceğim nasihat; Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemâat’e âit kelâm kitaplarındaki bilgiler istikâmetinde inancını
düzelttikten ve farz, vâcib, sünnet, mendub, helâl, haram, mekruh ve şüpheli
şeklindeki fıkhî hükümlerden yapılması gerekenleri yapıp terk edilmesi
gerekenlerden kaçındıktan sonra, kalbi Hak Teâlâ’nın dışındaki şeylerle meşgul
olmaktan kurtarmaktır…”[5]
010- “Ucub
(yani kendini ve amelini beğenme), sâlih amelleri, ateşin odunu yaktığı gibi
yakar bitirir. Ucub, kişinin yaptığı amelin gözüne güzel görünmesinden doğar.
Bundan kurtulabilmek için, gizli kabahat ve kusurlarımızı gözümüzün önüne
getirmemiz ve güzel amellerimizi eksik görmemiz îcâb eder. Hattâ kişinin,
yaptığı amel ve iyiliklerin duyulmasından utanması lâzımdır…”[6]
011- “Allah
Teâlâ’nın gazabını teskin hususunda «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ»
sözünden daha faydalı bir şey yoktur. Bu söz, Cehennemʼe girmeye sebep olan
gazabı teskin ediyorsa, başka gazapları daha çabuk teskin eder. Zira diğer
gazaplar, Cehennem azâbını doğuran gazaptan çok daha hafiftir. Nasıl teskin etmesin
ki, kul bu sözü tekrarlayarak mâsivâdan yüz çevirmiş, onları reddetmiş ve
kalbinin kıblesi Cenâb-ı Hak olmuştur. Zâten gazabın sebebi de, kulun müptelâ
olduğu farklı farklı yönelişlerdi. Kelime-i tevhîd ile bunlar yok olduğuna
göre, gazap da sükûnete erecektir…
012- Kelime-i
tevhîdin fazîleti karşısında, şu dünyanın tamamı bile bir kıymet ifâde etmez!
Keşke büyük bir okyanusa nisbetle bir damla hükmünde olabilseydi! (O kadar bile
değildir.) Ancak bu kelime-i tayyibenin kıymet ve azameti, onu söyleyenin
mânevî derecesi nisbetindedir. Söyleyenin derecesi ne kadar yüksek olursa bu
kelimenin azameti de o kadar artmaktadır.”[7]
013- “Fırsat
(yani dünya hayatı) çok azdır. O hâlde bu fırsatı, işlerin en mühimine sarf
etmek zarurîdir. Bu da, kalbi dâimâ Allah ile olan sâlih insanların sohbetinde
bulunmaktır. Ne olursa olsun hiçbir şeyi sohbete denk tutma! Görmüyor musun,
sahâbe-i kirâm, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz ile sohbetleri sâyesinde,
peygamberler dışındaki herkesten üstün oldular.”[8]
014- “En
güzel amel işleme zamanı, şüphesiz ki gençlik devridir. Akıllı kişi, hayatının
bu dönemini zâyî etmeyip fırsatı değerlendirir. Çünkü insanın ihtiyarlık çağına
ulaşacağı kesin değildir. Ulaşsa bile acziyetin ve ihtiyarlığın pençesine
düştüğünde, amel-i sâlihleri lâyıkıyla yerine getirmesi çok zordur. Ama
gençlikte cemʼiyyet hâli (yani kalbi Allâh’a verebilmek) daha kolay elde
edilir… Zaman, fırsatları değerlendirme zamanıdır, güç ve iktidar devridir. O
hâlde bugünün işini yarına bırakmanın ve «sonra yaparım» düşüncesine
kapılmanın, ne mâzereti olabilir ki? Hangi özür bu ihmâli
meşrûlaştırabilir?”[9]
015- “Zekât
verilmesi gereken mal ve hayvanların zekâtını hakkıyla vermeli ve bu vesîleyle
dünya sevgisini gönlümüzden çıkarmalıyız. Leziz yiyecekler ve güzel elbiseler
hususunda nefsin hazzını ön plânda tutmamalıyız. Bunun yerine yiyecek ve
içeceklerde ibâdetlere güç kazanmaktan başka bir niyet taşımamalıyız. Güzel
elbiseler giyerken de; «Her mescide gidişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz!»
(el-A‘râf, 31) âyetinde emrolunan süslenmeye niyet etmeli, insanlara gösteriş
yapmak gibi bir gâyemiz olmamalıdır. Zira dînimiz bu davranışı yasaklamıştır.
Eğer hakîkî mânâda böyle bir niyete sahip olamıyorsak kendimizi buna zorlamalı
ve bu niyetin hakîkatine ulaşabilmek için devamlı Allâh’a duâ etmeliyiz.”[10]
016- “Oturup
kalkmamızda; kısacası bütün davranışlarımızda Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını
kazanmayı hedeflemeli ve şerîate uygun hareket etmeliyiz. Her hâlimizde şerîat
bize fiilî kıstas olmalıdır. İçimiz de dışımız da Hak Teâlâ ile birlikte
olmalıdır. Meselâ, baştan aşağı gaflet hâli olan uykuya dalmak istediğimizde,
yarınki ibâdetlerimizi daha güzel ve zinde olarak yapabilmek için istirahat
etme niyetini taşımalıyız. Bu maksatla yatıldığında uyku da baştan sona ibâdet
olur. Nitekim «âlimlerin uykusunun ibâdet olduğu»[11] rivâyet edilmiştir.”[12]
017- “Şunu
iyi biliniz ki kalp, Cenâb-ı Hakk’ın komşusudur. O’nun mukaddes zâtına kalpten
daha yakın bir şey yoktur. O hâlde, ister mü’min olsun ister âsî, kalbe eziyet
etmekten sakınınız! Çünkü komşu âsî de olsa himâye edilir. Aman bundan uzak durun!
Zira küfürden sonra, kalbe eziyet etmek kadar Allah Teâlâ’nın incinmesine sebep
olan başka bir günah yoktur. Zira kalp, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilen varlıkların
en yakınıdır.”[13]
018- “Müstehabların
yerine getirilmesi hususunda gevşeklik gösterilmemelidir. Zira müstehablar
Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği ve râzı olduğu şeylerdir. Kişi, yeryüzünün bir
köşesinde Hak Teâlâ’nın sevdiği ve râzı olduğu bir ameli bilir ve onu yapma
imkânı bulursa bunu ganimet bilmelidir. Bu durum, birkaç kırık saksı parçası
ile değerli taşları satın alan kişinin hâline benzer.”[14]
019- “İnsanın
yaratılış gâyesi, kulluk vazifelerini yerine getirmektir. Kime yolun başında
veya ortasında aşk ve muhabbet bahşedilirse, bundan maksat Hak Teâlâ’nın
dışındakilerden alâkayı kesmesini sağlamaktır. Yoksa aşk ve muhabbetin kendisi
asıl maksat değildir. Bilâkis bunlar, kulluk makâmını elde etmek için birer
vâsıtadır. Sâlik, mâsivânın esâret ve kulluğundan tamamen kurtulduğu takdirde
ancak Allah Teâlâ’nın kulu olabilir. Velâyet mertebelerinin en üstünü de
ubûdiyet (kulluk) mertebesidir. Velâyet mertebeleri içerisinde bundan daha
üstün bir makam yoktur.”[15]
020- “Bu
zamanda yapılacak en kârlı, en faydalı iş; insanların ebedî saadetine vesile
olmak, onları sonsuz felâketten kurtarmaya çalışmaktır.”
(İmam-ı
Rabbani Kuddise Sirrûh – Mektubat-ı Rabbani)
021- “…Evlâdım! Şu kıymetsiz dünyanın tarâvetine (nefse hoş gelen lezzetlerine) aldanmaktan, onun çirkin ve faydasız süslerine kapılmaktan sakın. Zira bu dünyanın, güvenilecek, itibar edilecek bir tarafı yoktur. Hem bu dünya, karar kılınacak, ebedî kalınacak bir yer de değildir. Bu söylediğim nasihatlerim, bugün anlaşılmasa da yarın âhirette elbette anlaşılacak fakat o zaman da fayda vermeyecektir.
Beyt:
Onun kulağı, benim ağlayıp sızlamama sağır olmuş.
Bu sebeple benim nasihatimi ve ağlamamı işitmeye razı olmaz.
Senin yapman lâzım gelen husûslar şunlardır:
Devamlı zikr-i kalbî ile meşgul olmaya istekli ve gayretli olmalısın. Bunu yaparken, zikr-i kalbînin Allâhü Teâlâ’nın en büyük nimetlerinden olduğuna itikad etmelisin. Beş vakit namazı, gevşeklik ve tembellik göstermeden, cemâatle edâ etmelisin. Malının zekâtını, onun ehli olan ihtiyaç sahiplerine canıgönülden, isteyerek vermelisin. Haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmalısın. Mahlûkata karşı şefkatli olmalısın. İşte ebedî kurtuluş yolu budur. Vesselâm.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Fazilet Neşriyat, c. 1, m. 189)
Aslî Vazifeleri İhmal Etmemelidir
022- Ebu’l-Ferec el-Bağdâdî (rah.) dedi ki: İnsanların birçoğunda şunları gördüm:
Üzerlerine
pislik sıçramasından sakınıyorlar, fakat (manevî necâset olan) gıybetten
çekinmiyorlar.
Çokça sadaka veriyorlar, fakat işlerinde haram muameleden sakınmıyorlar.
023- Geceleri teheccüd kılıyorlar, fakat farz namazlarını vaktinde kılmayıp tehir ediyorlar.
Bunlar gibi
daha birçok şeyde gayret edip de asıl olan şeyleri zâyi ediyorlar. Bunun
sebebini araştırdım ve iki şeyden dolayı olduğunu anladım:
Birincisi: Bu hâl artık onlarda âdet hâline gelmiştir.
İkincisi: Arzu ettikleri şeyi elde etmek husûsunda nefislerine mağlup olmalarıdır. Zira nefis, galip geldiği zaman, kişinin artık hakikatlere karşı kulakları sağır, gözleri kör olur!
Dipnotlar:
[1]
İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, I, 206, no: 36. [2] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II,
540, no: 25. [3] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II, 174, no: 266. [4] İmâm-ı
Rabbânî, a.g.e, III, 87-88, no: 87. [5] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II, 235, no:
278. [6] Kişmî, Berekât, s. 217. [7] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II, 591-594, no:
37. [8] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, I, 428, no: 120. [9] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, I,
307, no: 73. [10] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, I, 298, no: 70. [11] Bkz. Deylemî,
el-Firdevs, nr. 6731. [12] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, III, 224, no: 17 [13]
İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, III, 326, no: 45. [14] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, II,
172, no: 266. [15] İmâm-ı Rabbânî, a.g.e, I, 180, no: 30.
Kaynak: İslam ve
İhsan
021- “…Evlâdım! Şu kıymetsiz dünyanın tarâvetine (nefse hoş gelen lezzetlerine) aldanmaktan, onun çirkin ve faydasız süslerine kapılmaktan sakın. Zira bu dünyanın, güvenilecek, itibar edilecek bir tarafı yoktur. Hem bu dünya, karar kılınacak, ebedî kalınacak bir yer de değildir. Bu söylediğim nasihatlerim, bugün anlaşılmasa da yarın âhirette elbette anlaşılacak fakat o zaman da fayda vermeyecektir.
Onun kulağı, benim ağlayıp sızlamama sağır olmuş.
Bu sebeple benim nasihatimi ve ağlamamı işitmeye razı olmaz.
Senin yapman lâzım gelen husûslar şunlardır:
Devamlı zikr-i kalbî ile meşgul olmaya istekli ve gayretli olmalısın. Bunu yaparken, zikr-i kalbînin Allâhü Teâlâ’nın en büyük nimetlerinden olduğuna itikad etmelisin. Beş vakit namazı, gevşeklik ve tembellik göstermeden, cemâatle edâ etmelisin. Malının zekâtını, onun ehli olan ihtiyaç sahiplerine canıgönülden, isteyerek vermelisin. Haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmalısın. Mahlûkata karşı şefkatli olmalısın. İşte ebedî kurtuluş yolu budur. Vesselâm.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Fazilet Neşriyat, c. 1, m. 189)
Aslî Vazifeleri İhmal Etmemelidir
022- Ebu’l-Ferec el-Bağdâdî (rah.) dedi ki: İnsanların birçoğunda şunları gördüm:
Çokça sadaka veriyorlar, fakat işlerinde haram muameleden sakınmıyorlar.
023- Geceleri teheccüd kılıyorlar, fakat farz namazlarını vaktinde kılmayıp tehir ediyorlar.
Birincisi: Bu hâl artık onlarda âdet hâline gelmiştir.
İkincisi: Arzu ettikleri şeyi elde etmek husûsunda nefislerine mağlup olmalarıdır. Zira nefis, galip geldiği zaman, kişinin artık hakikatlere karşı kulakları sağır, gözleri kör olur!
Yorumlar
Yorum Gönder